Dernière Renaissance

Pendant toute sa vie, une feuille d’arbre subit une série de changements, y compris sa couleur. Elle la change du vert au jaune et au brun. A la fin, elle meurt et sèche.

J’existe maintenant à l’intérieur d’un printemps qui ne peut pas être remplacé. C’est ma dernière renaissance. Je marche sur une route peu fréquentée, la seule que j’aie jamais connue, une nouvelle route brillante avec un peu de brouillard. Sur les trottoirs, je vois une feuille qui a une peau lisse, comme celle d’un nouveau-né. Je continue à marcher, elles sont partout : les feuilles de judée, de photinias, de fustets, d’elaeagnus, d’olivier, de pommier ; violettes, roses, toutes les nuances de vert ; aussi longues que les mains et aussi courtes que les petits doigts ; elles viennent de naître et elles ont une longue vie devant elles.

« Je marche sur une route peu fréquentée
La seule que j’aie jamais connue
Je ne sais pas où elle mène
Mais je m’y sens chez moi et je marche seul »

Je continue à marcher, il fait de plus en plus chaud. Les arbres et les feuilles sur la route que je prends reflètent exactement la vie : la jeunesse et la joie d’être jeune, brillant de mille feux, produisant plus de chlorophylle que jamais grâce au soleil brillant. Tout est vivace et frais comme un gardon. J’aime la façon dont l’été me prend dans ses bras comme une couverture chaude. C’est comme si j’étais assis devant un feu de camp et que je regardais tout brûler en blanc, jaune, orange, rouge et bleu ; les étincelles et les vers luisants sont suspendus dans l’air comme des feuilles en été, les feuilles qui ont la couleur verte la plus sombre comme l’aspect d’un gouffre géant dans une nuit obscure intense.

L’été est venu et passé. Je flotte comme les feuilles d’automne : fragile, ratatinée, ridée. Avec lui, l’automne amène une explosion de couleur : une vraie fête visuelle, mais aussi le commencement de la chute.
Où que je regarde, où que je marche, c’est comme l’arc-en-ciel : jaune, orange, rose, rouge, violet, bleu, vert, brun, même noir !
Les arbres et les feuilles sur la route que je prends reflètent exactement la vie : la maturité, et la joie d’être mature.

Je marche sur les cheveux des arbres qui ont déjà commencé à rougir. Ô arbres, séchez vos cheveux au soleil ! Les rougeurs mouillés et lourdes, elles n’ont plus beaucoup de temps. La fin viendra un jour ou l’autre.
La mélancolie a recouvert tout le monde.
Bonjour tristesse.

Les feuilles vertes virent au brun, elles se fanent avec le vent et se détruisent en morceaux dans la main.

« Je marche sur une route peu fréquentée
La seule que j’aie jamais connue
Je ne sais pas où elle mène
Mais je m’y sens chez moi et je marche seul »

La route touche à sa fin, moi aussi. Le monde que je vois a commencé à changer si rapidement que je ne peux pas le suivre, tout comme les feuilles d’automne celles qui ont les couleurs du soleil et de la mort, mais je suis en hiver maintenant.
Les feuilles semblent être les vêtements des arbres. Bien, avec l’arrivée de l’hiver, deviennent-ils nues ? Oui, peut-être, c’est possible. Mais peut-être que ses bras ne sont pas assez forts pour porter en même temps les feuilles et les dizaines de tonnes de neige, la neige qui enterre tout avec une noirceur blanche, apportées par le froid et l’hiver ! Et donc, les arbres se défeuillent. Non parce qu’ils n’aiment pas leurs vêtements ou qu’ils les détestent, mais parce qu’ils sont obligés de le faire ! Comment puis-je les blâmer ? Ou bien, leur seul but est de faire de la place pour leurs nouveaux accessoires, la neige, en laissant tomber leurs feuilles, les rendant des feuilles sublimes.
Qui sait ?

« Je marche dans cette rue déserte
Dans le boulevard des rêves brisés
Quand la ville dort
Je suis le seul et je marche seul »

La route a pris fin, moi aussi. Le monde que je vois est tout différent maintenant. C’est un autre endroit où les créatures peuvent rejoindre les étoiles. Je suis seule, et je vois seulement une blancheur divine.
« J’arrive ! » dis-je. « J’arrive tout de suite ! »

Adieu tristesse.

Virginia Woolf-Deniz Feneri Yorumu

1-Kitabı sevip sevmediğime henüz karar veremedim. Başta her şey çok karmaşıktı ve çoğu zaman kimin bakış açısında olduğumuzu anlamadım. Zaten bu yüzden de bitirmem iki hafta sürdü. Gerçi ilk çeyreğinden sonra bilinç akışı tekniğinin nasıl bir şey olduğunu anlayıp hikayeye daha hakim oldum ama yine de sevip sevmediğimi bilmiyorum. Belki de kitabın içine girememiş olmam tamamen benim suçumdur çünkü sakin kafa isteyen bir romandı. Ben o sakinliği anca sınavlarım bittikten sonra b

2-Kitaba bir feminist olarak bakarsam, sevdim. O dönemde bir aile içinde kadının yeri ve erkeklerin kadınlarla ilgili düşünceleri, duyguları, onlara karşı hal ve tavırları hem yalın ve olduğu gibi hem de oldukça çarpıcı bir şekilde gözler önüne serilmişti. Mrs. Ramsay’in obsesif bir şekilde evliliği düşünmesi, tüm kızların evlenmesi gerektiğiyle ilgili aklından geçirdikleri (“Lily evlenmeli, Minta evlenmeli, herkes evlenmeli diye ısrar ederdi, çünkü bu dünyada istediğin kadar şöhrete ulaş, istediğin kadar zafer kazan, ki burada hüzünlenir, yüzü kararır ve koltuğuna geri dönerdi, şurası tartışmasızdı: Evlenmeyen bir kadın, evlenmeyen bir kadın hayatın tadını çıkarmamış demekti.); Charles Ransley’nin kadınlara olan nefreti (“Bu budala kadınların kendisiyle tenezzül eder gibi ilgilenmelerine izin vermeyecekti. Odasında kitap okurken aşağı inmişti ve şimdi her şey ona saçma, yüzeysel, boş geliyordu. Neden böyle süslenmişlerdi sanki? O günlük giysileriyle gelmişti. Gece kıyafeti yoktu. ‘Postayla gelen şeyler genelde kıvır zıvır’ -hep böyle şeyler söylerlerdi. Erkeklere de bu türden şeyler söyletirlerdi. Evet, gayet doğru, diye düşündü. Bütün yıl boyunca kıvır zıvır şeylerle uğraşıyorlardı hep. Bütün yaptıkları konuşmak, konuşmak, konuşmak, yemek, yemek, yemekti. Hepsi kadınların suçuydu. Kadınlar bütün o ‘cazibeleriyle’, budalalıklarıyla uygarlığı imkânsız kılıyorlardı.”, “Kadınlar yazmayı beceremez, kadınlar resim yapmayı beceremez.”); Mr. Ramsay’in kadınları küçük görmesi (“Erkeklerin geceleri rüzgârlı sahilde çalışıp didinerek ter dökmeleri, dalgalarla rüzgâra karşı kas ve beyin gücüyle mücadele vermeleri hoşuna giderdi; erkekler böyle didinirken, onlar dışarıdaki fırtınada boğulup giderken, kadınların evde kalmasından, içeride uyuyan çocukların yanında oturmasından hoşlanırdı.”, “Kadınlar hep böyledir işte, diye düşündü; zihinleri inanılmaz derecede bulanıktı; bunu hiç anlayamamıştı; ama öyleydi. Karısı -o da böyleydi. Hiçbir şeyi akıllarında tutamazlardı. Ama ona kızmakla hata etmişti; üstelik, kadınların bu dalgınlığı gayetle hoşuna giden bir şey değil miydi? Onların o olağanüstü cazibesinin bir parçasıydı bu da.”); tüm bunlara rağmen Lily Briscoe’nun dayatılan tüm rollere ve normlara karşı çıkması. (“Çünkü ne olursa olsun, diye düşünürken gözü tuzluğa gitti, şükürler olsun ki, kendisi evlenmek zorunda değildi: öyle bir aşağılanmayı kabul etmesi gerekmiyordu. Kişiliğinden ödün vermeyecekti.”)
Lily, en sevdiğim karakterdi. Tüm o düşünceleri, aklından geçenler, sanatçı ruhu, dünyaya bakışı… James’i ise kendimden parçalar bulduğum için çok sevdim.

3-Betimlemeler beni çok etkiledi. Sırf bu yüzden bile kitabı defalarca okuyabilirim. (“Hiç kimse bu kadar üzgün görünmemişti. Güneş ışığından derinlere kadar uzanan o ışında, yarı yolda, karanlığın içinde, belki de acı dolu, kapkara bir gözyaşı oluştu; döküldü; sular dalgalandı, gözyaşını içine aldı ve duruldu. Hiç kimse bu kadar üzgün görünmemişti.”, ayrıca “Zaman Geçer” bölümünde karanlığı [s.139-140] ve geceyi [s.141-142] betimlediği paragraflar muazzamdı.)

4-Karakterlerin içsel sorgulamaları, bu sorgular esnasında kendilerine yönelttikleri sorular… (“Nasıl oluyordu peki, bütün bunlar? İnsan başkalarını nasıl yargılıyor, onlar hakkında nasıl fikir yürütüyordu? İnsan şunu buna ekleyip ondan çıkartarak hissettiği şeyin hoşlanmak mı hoşlanmamak mı olduğu sonucuna nasıl varıyordu? Ve bu sözlerin arkasındaki anlam neydi ki sonuçta?”, “İnsanlar böyle birer kapalı kutuyken, diye sormuştu kendi kendine, nasıl oluyordu da onların hakkında şu ya da bu şeyi bilebiliyorduk?”, “İnsan kendine böyle koşullarda sorardı işte, ne için yaşıyorum, diye. Neden, diye sorardı, insan ırkının devamı için bunca zahmete giriyorum? Bu o kadar da arzulanacak bir şey mi? Tür olarak çok mu çekiciyiz?)

Sonuç olarak, sanıyorum ki kitabı sevdim. Bilinç akışının okumayı güçleştirdiği ve yoğun bir odaklanmayı gerektirdiği doğru, ama bir kez alıştınız mı kitap size o kadar ilginç ve değişik, bir o kadar da inanılmaz geliyor ki… 1000kitap sitesinde Deniz Feneri’ni okuyan bir arkadaşımız kitabın kendisine hiçbir şey katmadığını ve bomboş olduğunu yazmıştı. Yazdığı yorumda kurduğu cümlelerden ve noktalama işaretlerinin kullanımı sonucunda işlediği dilbilgisi cinayetlerinden yola çıkarak asıl boş olanın kendisi olduğu sonucuna varabiliriz. Sonuç kelimesini bir paragrafta dört kez kullanarak ben ne yapıyorum peki, bilmiyorum, yorumum bu kadardı. Virginia Woolf’u seviyorum.

Chateaubriand

Portrait de Chateaubriand, Anne-Louis Giradet Trioson

Il y a un homme qui s’habille presque tout noir , tour noir avec un peu de blancheure comme son esprit . Il a un regard lointain dans ses yeux qui sont pleins de tristesse , le genre qui te fait poser des questions sur ses pensées au plus profond de lui . Il a des cheveux en désordre parce qu’il a une vie en désordre ; les cheveux reflètent la vie . Il était une fois qu’il avait une belle vie mais en regardant son apparence , on peut dire qu’elle est pleine de difficultés qu’il essaye dur afin qu’il puisse les résoudre . Il ressemble un peu à Shakespeare, peut-être c’est la raison pour laquelle il est plein d’émotions. Mais en même temps, il regarde quelque part avec un peu de l’éspoir dans ses yeux, peut-être tout ira bien.

Verimlilik Uygulamaları||Forest, Mars Craft, Moment.

Forest:

Bu “productivity”, veya Türkçesiyle “verimlilik” teması altında piyasaya sürülen ve temelde hayatımızı kolaylaştırmayı amaçlayan çoğu ürünün sırf tüketilmek için yaratıldığı düşüncesindeyim. Aslına bakarsanız Forest da bunlardan biri. Bize mucizeler sunmuyor, onsuz yapamayacağımız bir uygulama da değil, “bazı şeyleri kolaylaştırıyor mu?” sorusunu sorduğumda ise “evet” cevabını vermekle birlikte aynı zamanda aslında beni tembelleştirdiği ve ona bağımlı hale getirdiği kanısındayım. Yine de %100 odaklanmaya ihtiyaç duyduğum zaman kullanıyorum.

En az 10, en fazla 120 dakika olacak şekilde saati kuruyorsunuz. Seçtiğiniz bu süre zarfında telefonunuzu kullanırsanız ektiğiniz bitki ölüyor. İşin tiyatro kısmını geçersek amaç telefonu kullanmamızı engellemek. İradeli bir insansanız, dediğim gibi, böyle bir uygulamaya ihtiyacınız yok. Ben zamanında ihtiyaç duyduğum için aldım, dürüst olmak gerekirse yararını da gördüm ama şu an ihtiyaç duymuyorum çünkü telefonda geçirdiğim süreyi artık bu uygulamadan bağımsız bir şekilde önemli ölçüde azalttım.

Uygulamanın şöyle güzel bir özelliği var: ektiğiniz bitkilerden para kazanıyorsunuz (gerçek para değil) ve belli bir miktara ulaştığınızda bu paralarla ağaç dikiyorsunuz (gerçek ağaç). Mesela bu yazıyı yazdığım anda şu ana kadar toplam 311,081 ağaç dikilmiş. Muazzam bir sayı! Bu özellikle ilgili uygulamanın internet sayfasında da şu sözlere yer verilmiş: ”
Forest team partners with a real-tree-planting organization, Trees for the Future, to plant real trees on the earth. When our users spend virtual coins they earn in Forest on planting real trees, Forest team donates our partner and create orders of planting.”

Uygulamanın web sitesi: https://www.forestapp.cc/en/

Trees for the Future örgütünün web sitesi: https://trees.org/

Eğer AppStore’dan indiriyorsanız 1.99 dolar ödemek zorundasınız; şu an kaç türk lirasına tekabül ediyor bilmiyorum. Ben aldığımda
yanlış hatırlamıyorsam 6.99 gibi bir fiyatı vardı.

Mars Craft:

“Benim Forest gibi bir uygulamaya ihtiyacım var ama para ödemek de istemiyorum.” diyorsanız ve Allah sizi bu dünyaya bir sabır taşı olarak yollamışsa, buyrun: Mars Craft’ı indirip kullanmaya çalışabilirsiniz. Şahsen ben kullanmaya ilk başladığım zamanlarda ilk 20 dakikada hiçbir sorunla karşılaşmazken sonrasında uygulama beni atmaya başladı. Geçen hafta kullanmayı denediğimde ise uygulamaya giremedim bile çünkü ana ekran açıldığı gibi uygulama kapanıyor. App Store’da yorum yazdım ama herkese geri dönen ekip bana aldırış etmedi. Ben de uygulamayı sildim zaten. Şahsi tavsiyem, telefon kullanımınızı azaltmak için yine telefonu kullanmanızı gerektiren bir uygulamayı yüklemeye kendinizi mecbur hissetmeyin. Bunun yerine iradenizi güçlendirmeye çalışın.

 https://itunes.apple.com/us/app/mars-craft-focus-timer-clock/id1367871279?mt=8

Moment:

Bakın, işte bu bir veli nimettir. Dijital dünyada icat edilen en büyük uygulamadır. Eğer olur da bir gün karşılaşırsak tasarımcısı Kevin Holesh’in alnından öpmek isterim, çünkü bu uygulama benim hayatımı değiştirdi.

Uzun uzun anlatmayacağım, kendiniz keşfetseniz daha etkili olur diye düşünüyorum; ama uygulama sizin telefonunuzda geçirdiğiniz süreyi, hangi uygulamaları ne kadar süre kullandığınızı, telefonu elinizden bıraktığınız son anı, tekrar elinize aldığınız ilk anı vs. ölçüyor ve tak diye önünüze koyuyor. Sonra siz ekranda 7 saatleri görünce diyorsunuz ki “yemin ederim telefonu bu kadar çok kullanmıyorum.”, ama uygulama doğruyu söylüyor. Telefonu farkında olmadan o kadar çok kullanıyoruz ki… Çok korkunç bir durum bu. Neyi ne kadar süreyle yaptığımızın farkında değiliz, bilincimiz açık, hiçbir sorun yok ama zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz.

Vaktinizin bir türlü yetmediğinden mi şikayetçisiniz? Keşke bir gün 30 saat olsaydı, diyenlerden misiniz? Etrafınızda o her şeye yetişen, zamanı mükemmel kullanan insanlara imrenmekten ölüyor musunuz? O zaman şunları yapın:

  1. Telefon kullanımınızın farkına varın.
  2. Telefon kullanımınızı azaltın.
  3. Yapamıyorsanız Moment’ı indirin ve verilerinizi inceleyin.
  4. İkinci maddeye geri dönün.
  5. Artık hala bir şeyleri değiştirmek için adım atmıyorsanız, bu da sizin sorununuz. Ama günün her anını çok hızlı yaşadığımız ve bir güne yüzlerce iş sığdırmak zorunda olduğumuz şu 21. yüzyılda zamanınızın çoğunluğunu telefonunuzda geçiriyorsanız, zaman algınız kayıpsa, zamanı yönetmesini bilmiyorsanız bir durup kendinizi incelemelisiniz.

Bu yazıdan sonra Moment bana sponsor olmazsa çok yazık olur ama neyse…

 https://inthemoment.io/

Galatasaray Üniversitesinde Hayat|| Hazırlıkta 2. Dönem, Modüller, Projeler, Sınavlar, BÖLÜM DERSİ…

5. Modül: autour du texte littéraire
En sevdiğim modül kesinlikle buydu. Bol bol edebiyattan, yazarlardan, şairlerden, şiirlerden bahsettik. Sürekli okuduk. SÜREKLİ. Zaten sömestrda bize verilen bir kitap okuma ödevi vardı ve ben okulun başlamasına üç gün kala L’Etranger’yi, yani Yabancı’yı okumaya başladım ve sonunu bitiremedim. Ama bana çok fazla şey katmıştı.
Her neyse, bu modül hakkında söyleyebileceğim fazla bir şey yok çünkü hep okuduk. Tüm edebi türlerden okuduk. Okuduk, okuduk, okuduk.

5. Proje
Yine en sevdiğim ve kendimle en gurur duyduğum projelerden birisiydi. Kendi hikayemizi yazdık. Ana fikri, konusu, yazış şeklimiz vs. her şeyiyle bize aitti.
Hikayenin karakterlerini, konusunu, altında yatan anafikri hem hocalara hem de sınıftakilere anlattığımız bir gün geçirmiştik, böylece hem öğrenciler hikayemizi öğreniyordu hem de hocamız not alıyordu. Sonrasında ise 5 bölüm halinde (giriş, gelişme ve sonucun ayrıntılı hali gibi diyebiliriz) yazarak hocamıza attık ve o da çeşitli düzeltmeler ve yorumlarla birlikte bize geri gönderdi. Benim hikayem toplumsal normların genç bir erkeği nasıl etkilediğiyle ilgiliydi ancak sanıyorum ki tam istediğim gibi anlatamadım. Birincisi, hikaye olması gerekenden çok çok fazla uzamaya başlamıştı; ikincisi, fransızcam yetmedi. Ama hikayeyi bastırıp elime aldığım an dünyanın en mutlu insanlarından birisiydim. Bu gururu bir de 11. sınıfta İngilizce proje ödevi için tek başıma İngilizce dergi hazırladığımda yaşamıştım, ikisi de arka arkaya kitaplığımda duruyorlar. :’)

6. Modül: s’initier à faire des recherches
Burada bol bol dünyadaki sorunlar hakkında okuduk, konuştuk, tartıştık. Makaleler okuyup bunlar hakkındaki fişleri doldurduk; makalelerin ana fikirlerini, konularını, yardımcı fikirlerini, anahtar kelimelerini bulmayı, “lexique thématique” oluşturmayı öğrendik. İlk dönem gibi fazla miktarda yeni gramer öğrenmek yerine önceden öğrendiklerimizi kullanmaya ağırlık verdik. Fransızcayı öğrenirken aynı zamanda da dünya hakkında da bilgi sahibi olduk. Bol bol çevre hakkında konuştuk, bunun yanı sıra internetten, zararlı alışkanlıklardan, dünyadaki çeşitli önemli bilinçlendirme kurumlarından bahsettik, bunlar hakkında etkinlikler yaptık. Manifesto yazmayı öğrendik.

6. Proje & 3. Partiel
Ömrümü sömüren bir projeydi. Her hücremle, tüm benliğimle nefret ettim ve tüm hevesimi alıp götürdü. Partiel 3’ya da bu ruh haliyle çalışınca (daha doğrusu, çalış(a)mayınca) biraz kötü geçti ama şaşırtıcı bir şekilde tahminimden yüksek alarak toparladım.
Proje genel hatlarıyla sosyal sorunlarla ilgili bilinçlendirme kampanyaları üzerineydi. Okuldaki öğrencilerle ilgi alakası olacak şekilde bu tip “hassas” konulardan birini seçip bu konu üzerine çalışan kuruluşlar hakkında bilgi topladık, onlarla röportaj yaptık. Sunum sırasında da sınıftaki öğrencileri en iyi kampanyanın bizimki olduğu üzerine ikna etmeye çalıştık ve birinci seçilenler (normalde deniz tarafında olması gerekirken o günkü hava koşullarından dolayı) Yiğit Okur’un içinde bir sergi düzenlediler.
Şu yazıyı yazdığım sırada (7 Ağustos 2018) sınavla ilgili hiçbir şey hatırlamadığımı fark ettim. Kağıtların fotoğrafını çekmiştim, onlara bakarak yazıyorum zaten ama şunu söyleyebilirim ki, tüm sınavlar o an için çok zor gelmişti, buna 3.sü de dahil. Ben bu sınavda ayrıca sorumsuz davranarak birkaç farklı problem yaşadım ama bunları buradan duyurmaya niyetli değilim.
Eğer ortalama kasıp dönem sonunda birinci olmak gibi hedefleriniz yoksa, bu sınavlara çalışmanız için size verilen 1 haftanın her gününün her saatini ders çalışarak geçirmek zorunda değilsiniz. Eksiklerinizi belirleyip onlara odaklanarak DÜZENLİ çalışırsanız halletmemeniz için hiçbir sorun yok ortada! He bir de, her sınav öncesi ve sonrasında “sınıfta kalıyorum!!!” diye serzenişlerde bulunacaksınız, doğaldır, aldığınız 70’ler bir anda aklınızdan silinecek ve siz finalden 30 alıp kalacağınızı düşüneceksiniz but guess what?! Geçiyorsunuz arkadaşlar, fazla devamsızlık yapmayıp dersi derste dinlerseniz geçiyorsunuz, bu kadar basit aslında (ve Ece’nin bu sözüne kanıp gsü’ye gelen tüm öğrenciler final sınavı sonrası Ece’yi karambole alır…).
Üçüncü sınavı kontrol eden hocamıza acayip ayar olmuştum, öyle böyle değil, gerçekten yakasından tutup “….. koçum sen napıyorsun?” diyerek sarsasım gelmişti ancak kendisi her ne kadar yaşça benden çok büyük olmasa da arada koca bir statü farkı olduğundan ötürü kendi kendime söylenmekle yetindim. Demem o ki, böyle şeylerle de karşılaşacaksınız. Belki ben itiraz etmemekle hata ettim ama kendi hocalarıma bu sorunumu ilettiğimde (eğer ortada yapılacak bir şey olsaydı kesinlikle yaparlardı, dünyanın en iyi kalpli iki insanıydı ikisi de) “sınavı ben kontrol etseydim daha yüksek verirdim” gibisinden şeyler söylemişlerdi.
Okuma: 12,5/20. Bize verilen parça hakkındaki genel anlam sorularını cevapladık; metinde geçen cümleleri kendi sözcüklerimizle anlam kaybı yaratmamaya çalışarak açıkladık (ama bunun için o cümlede söylenen şeyi tam olarak anlamanız gerekiyor, lmao:D); parçayla ilgili çoktan seçmeli soruları cevapladık; bize verilen cümleleri metinde geçen karşılığıyla doğruladık/yanlışladık; bir de kelime eşleştirmesi vardı.
Yazma: 23/30. Bu seferki yazma konusunu nasıl açıklayabileceğim hakkında en ufak bir fikrim yok çünkü biraz karışıktı. Zaten burayı kazanırsanız platformdan tüm geçmiş sınavlara ulaşabileceksiniz, oradan bakarsınız.
Dinleme: 14,25/20
Konuşma: 26,5/30. Format 2. sınavla aynıydı. Bu sefer bir bilinçlendirme kampanyasının oluşturduğu bir afişi betimledik, sonra sohbet havasında hocaların bize sorduğu soruları cevapladık.

7. Modül: la presse
Tüm modül boyunca “basın” temasını işledik. Bir haberin doğruluğunu nasıl teyit edebileceğimizi öğrendik; çeşitli Fransız gazetelerinin içeriklerine göz attık, böylece gazete türlerine ve gazetenin nasıl oluşturulduğunu öğrendik (bir blok boyunca bunu yapınca insanın gazete kelimesini duymaya bile tahammülü kalmıyor); gazete rubriklerinden uzuuunnnca bahsettik; bol bol haber okuduk; “fake news” adlı bir parça işledik ve yalan haberlerle ilgili daha başka bir sürü şeye baktık; Türkiye’de ifade özgürlüğü üzerine tartıştık. Çok sıkıcı değildi ama 5. modül kadar da eğlenceli değildi bence.

7. Proje
Grupça çalışıp bir webzine hazırladık (bu grup olarak yaptığımız son projeydi). Bizimkinin adı Themis idi; Yunan mitolojisinde Uranüs ve Gaia’nın kızı olarak bilinen adalet ve düzen tanrıçası. Oluşturduğumuz webzine’in editörü (veya rédactrice en chef’i) bendim. Alt tarafı bir hazırlık projesi olduğu için tam bir editör edasında ortalıkta terör estirmedim, çünkü ne gerek var ki? Her neyse, herkes birisi okulla birisi de kendi seçtiğimiz bir konuyla alakalı olmak üzere iki makale yazdı ve gruptaki diğer kişilerin yazdığı iki tane makaleyi okuyarak kontrol etti. Ben de en son tüm yazıları okuyup gözüme çarpan şeyleri düzelttim ammavelakin google documents’ın azizliğine uğradık ve kaydettiğimiz belgeler aslında kaydedilmemişti ve maalesef ki yazılar yanlışlarla dolu bir şekilde webzine’e koyuldu. Bence oluşturduğumuz webzine gerçekten çok hoştu, ben çok beğendim. Eğer Fransızca biliyorsanız ve benim yazdığım yazıları okumak isterseniz profilimdeki “Sleepers*” ou “Jadis 4 jeunes hommes, maintenant 4 vengeurs adultes” ve “QU’EST-CE QU’UN LINGUISTE ? EST-CE QU’ILS SONT DES CAISSIERS ? : UN MYTHE URBAIN” yazılarına göz atabilirsiniz.

8. Modül: préparer et présenter un exposé / animer une discussion & 8. Proje
İşte geldik zurnanın zırt dediği yere. Bu modülde ve projede her şeyden o kadar sıkıldım ve bunaldım ki size anlatamam. Ders olarak çok bir şey işlememekle birlikte proje tüm yaşam enerjimi sömürdü. Sizden bir problematik bulmanızı ve bununla ilgili örnekler vererek problematiğinizi açıklamanızı bekliyorlar. Sonra kendi düşüncenizi söylüyorsunuz ve grubunuz size sorular soruyor, siz onlara sorular soruyorsunuz, kısaca bir tartışma ortamı oluşuyor ve siz bunu yönlendiriyorsunuz.
Bu kadar kısa anlattığıma bakmayın, zorluğunu ve can sıkıcılığını nasıl betimlemem gerektiğini bilemiyorum sadece. Problematik bulup bunu hocanıza kabul ettirmenizden tutun da, problematiğinizle ilgili öne sürdüğünüz argümanları doğru örneklerle açıklamanıza ve sunumda izleyeceğiniz sıraya kadar HER ŞEYİNİZE müdahale ediliyor. Tam diyorsunuz ki, işte bitti, her şey hazır, hocanız diyor ki “Ece şurayı anlamadım bana açıklar mısın? Burayı böyle böyle yapsan daha iyi olmaz mı? Bu argümanın için bulduğun örnekler yetersiz.” vesaire vesaire. En sonunda yaptığınız sunum, tartışma da dahil olmak üzere yaklaşık yarım saat sürüyor. Yarım saat boyunca tahtada tek başınıza konuşuyorsunuz, konuşuyorsunuz, konuşuyorsunuz. Ben hala nasıl üstesinden geldiğimi ve yanlış hatırlamıyorsam 92 alabildiğimi bilmiyorum ama bittiğinde dünyanın en mutlu insanı olmuştum. Hatta benim problematiğim, hem yazma sınavına hem de konuşma sınavına koymuşlardı. Bizim sunumlarımıza dayanarak mı hazırladılar bilmiyorum ancak siz siz olun arkadaşlarınızın sunumlarını can kulağıyla dinleyin.

Final sınavı
Öyle bir sınavdı ki, çıktığınızda iyi mi yoksa kötü mü geçtiği hakkında en ufak bir fikriniz olmuyordu. Açıklanana kadar beklemek zorundaydık ki bu da insanı çileden çıkartan bir süreç çünkü sınav bitip sınıftan çıktığım ilk anda “kaldım” derken zaman geçtikçe “belki o kadar da kötü geçmemiştir”e döndü düşüncelerim, bir süre sonra da “tamam abi, kesin geçtim ben” demeye başladım ve sonuç: geçtim.
Final sınavına çalışırken istediğiniz kadar sabahlayın, size kayda değer bir ilerleme kaydettirmez çünkü şöyle bir olay var: bu sınav sizin tüm sene yaptıklarınızın karşılığı. Yani eğer sen bir senede bu dili öğrenemediysen sana verilen 1 haftalık (bizde bayrama denk geldiği için 3 gündü) sürede asla öğrenemezsin.
Ben toplamda 76 olmak üzere dinlemeden 11,5/20; okumadan 11,5/20; konuşmadan 29/30; yazmadan da 24/30 aldım. Konuşma jürilerim çok cana yakınlardı, beni çok zorlamadılar ama tam sınıftan çıkmak üzereyken jürilerden birinin bölümümü sorması beni korkuttu. Bölümüme göre mi değerlendirecek acaba, diye düşündüm bir süre ama görünüşe göre iyi konuşmuşum ki 29 vermişler 🙂
Seneyi de 78 ortalamayla kapattım. Mükemmel değil ama sene içinde okuldan ayrı olarak uğraştığım şeyleri göz önünde bulundurursak bence iyi bir sonuç, en azından ben memnunum.

Bölüm Dersi&Sınavları
İlk sınav: 93/100, final sınavı: 91/100.
Ben bölümüme aşık bir insan olduğumdan dolayı ikinci dönem gördüğümüz bölüm derslerinden sadece birini kaçırdım, o da iki metronun üst üste dopdolu ve rötarlı gelmesinden dolayı… Çarşamba günleri 9-11 arası benim en mutlu olduğum anlardı. Bazen durup “ben bu bölümde istediğim başarıyı yakalayabilecek miyim?” diye durup kendimi sorguladım ama şimdi biliyorum ki bulunduğum yer, bir bölümde olmasını istediğim her şeyi içinde barındırıyor (çeviri dersleri hariç…) ve başarılı olmamam için hiçbir nedenim yok.
Gülseren hocamız dünyalar tatlısı birisi olduğundan dolayı dersler hem çok zevkli, hem çok eğlenceli, hem de çok bilgi dolu geçti. Edebiyatın temellerini öğrendik ve ufak metin analizleri yaptık, söz sanatlarını öğrendik ve bize verilen şiirlerde bu söz sanatlarını bulduk, Baudelaire’in “L’Invitation au Voyage” şiirini, Maupassant’ın “La Parure”ünü, Camus’nün “L’Etranger”sini inceledik.
Okulun açılmasını dört gözle bekliyorum…

Conjugaison Sınavları
Bu dönemin başında birkaç kez olduk, sonra bir anda olmamaya başladık. İlk başta inanasım gelmemişti ama büyük ihtimalle sene sonuna yaklaştıkça conjugaison sınavlarından daha büyük şeylerle başa çıkmamız gerektiğini anlayıp bize acıdılar. Önceki dönemden bir farkları yoktu, klasik conj. sınavları işte, öğrendiğimiz zamanlarda fiil çekimliyoruz, vs vs. Bir önceki “Galatasaray Üniversitesinde Hayat|| Hazırlıkta 1. Dönem, Modüller, Projeler, Sınavlar…” yazımdan daha ayrıntılı bilgiye ulaşabilirsiniz.