"Enter"a basıp içeriğe geçin

2017 Aralık Günlüğü

Bu ay ne okudum?
Thor’un Çekici, Rick Riordan
Kitabı Kasım ayında okumaya başladım ancak bitirmem Aralık’ı buldu. Her an bir atraksiyon başlayabilir diye sürekli boş ve dingin kafayla okuyabileceğim bir vakte ertelemekten 11 günde okumuşum şaka gibi… Neyse, sorun kitapta değil bendeydi.
Spoiler olduğunu düşünmediğim ancak böyle bir bilgiye kitabı okuyarak ulaşmanızın en iyisi olduğu kanaatine vardığım bir şeyi yazasım var ama yazmayacağım. Kitabın son cümlesini okuduğunuzda anlayacaksınız, ben bitirdiğimde çıldırdım resmen.
Bu kitapta da heyecan ve gerginlik seviyesi üst safhalardaydı ancak karşılaştırmak gerekirse Yaz Kılıcı, Thor’un Çekici’nin birkaç tık üstündeydi. Burada olaylar biraz daha tahmin edilebilir, programlı, ve sakindi. Yunan Tanrıları vs İskandinav Tanrıları konusunda ise tercihim TABİİ Kİ DE Yunan Tanrıları çünkü İskandinav Tanrıları=0-10 yaş arası çocuklar???
The Ship of the Dead çevrilene kadar olayları unutmamayı umuyorum… Doğan Egmont… Lütfen… Uzatmayın…

Pulbiber Mahallesi, Didem Madak
Şiir kitapları hakkında uzun uzun yorum yapmama kararımın hala arkasındayım, her ne kadar bu kitap hakkında sayfalarca yazı yazmak istesem de…
Kapalı bir dili var. Şiirlerin altında hikayeler yatıyor ve bunu hemen anlıyorsunuz zaten, ancak her şiirde kendinizden bir dize buluyorsunuz mutlaka.
Kitabın sonunda Didem Madak’la ilgili ufak bir yazı var. Koskoca kitapta beni en çok etkileyen cümle de burada geçiyor: “Sylvia uyan! Nicholas sütünü içmedi!”
Şiir geçmişiniz yoksa Didem Madak’ı şimdi okuyup ne kendinize yazık edin ne de şiirlere haksızlık.

Bulantı, Melda Özyurt Zirek
Dünya üzerinde bu kitabı okuyan tek insan benim sanırım. Ki böyle bir duruma şaşırmamak gerekir çünkü ciddi anlamda çok kötüydü. Emeğe saygım sonsuz ancak keşke insanlar “yapmak istedikleri ama yetenekleri olmayan işlere” atlarken biraz daha dikkatli olsalar. Betimlemeler, olay örgüsü, karakterler… Okumak için harcadığım vakte, basımı için harcanan vakte, ağaçlara, mürekkebe, kısacası her şeye yazık. Okumayın, okutmayın, almayın.

Bir Kez Daha, Aslı Erdoğan
Aslı Erdoğan’ın kalemini çok sevmeme rağmen bu sefer o kadar zevk alamadım. Belki ben yanlış bir zamanda okudum, bilemiyorum, ancak çoğu yazı biraz fazla kişisel gibi geldi. Mutlaka sevenler olmuştur, dediğim gibi bu sefer sorun bende de olabilir. Bu yüzden okuyun veya okumayın, diye kesin yorumlar yapmak yerine kitaptaki rastgele denemelerden birkaçını okuyup ona göre karar vermenizi tavsiye ederim.

Percy Jackson ve Yunan Kahramanları, Rick Riordan
Bir başka kısmi hayal kırıklığı daha… Yazmak için yazıldığı o kadar belliydi ki… Rick Amca deyip bağrımıza bastık ama bunu yapmak zorunda mıydın? Yunan Tanrıları’nı okurken aldığım keyfin 1/10’ini bile alamadım. Her şey çok fazla derece günümüze uyarlanmıştı ancak burada söz konusu insanlar Eski Yunanlılar??? Yani??? Ne alaka???
Her zamanki gibi ziyadesiyle eğlenceliydi ancak Herkül’le ilgili hikayede çok fazla boşluk vardı, yaptığı şeyler, başından geçenler vesaire, hepsi atlanarak yazılmıştı. Belki kitap daha da uzamasın ve okuyucu sıkılmasın diye bilinçli olarak yapıldı, bilemiyorum, ancak beni rahatsız etti.
Bu kitabı yazmaya harcadığı vakti diğer serilere harcasaydın be Rick…

İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali
Herkesin elinde Kürk Mantolu Madonna’nın dolaştığı vakitlerde ben de bu akımdan nasibimi almıştım. Sabahattin Ali’yle de ilk o zaman tanıştım zaten. Sonra Kuyucaklı Yusuf’u okudum ve iki seneye yakındır da Sabahattin Ali’den uzağım. Pişmanım. Bazen bazı yazarların, eski ya da yeni fark etmeksizin, gereğinden fazla ilgi topladığını düşünürüm. Bu da beni o yazardan uzaklaştırır. Sabahattin Ali’yle de böyle bir ilişkimiz var lakin ne zaman bir kitabını okusam bu düşüncelere kapıldığım için kendime kızarım. Yine aynı duruma düştüm işin özü.
Toplumsal baskıların insanı ne vaziyetlere sürüklediğini çok güzel bir dille anlatmış. Sıradan bir aşk romanı değil kesinlikle, ki zaten “aşk romanı” kategorisine sokmak, bu kitaba ve Sabahattin Ali’ye yapılacak en büyük kötülüklerden birisi olur.
Attığımız adımların sonucunda istediğimiz finale ulaşamadığımızda suçladığımız o “içimizdeki şeytanı” aslında bizim oluşturduğumuzu anlatıyor, ki kitabın ana fikri de bu zaten. Bunu o kadar çok örnekle o kadar güzel bir şekilde yazmış ki, gerçekten hayran kalmamak elde değil.
Kitap sadeleştirilmeli mi? Sanmıyorum. Okumayı sık sık kesip sözlüğe bakmak yorucu olsa da kitabı güzel kılan yönlerden birisi de bu eski dili zaten.
“Buna içimdeki şeytan diyordum; müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması…”
“Ben sana rehber değil, ancak yoldaş olabilirdim, fakat yolu ikimiz de bilmiyorduk ve birbirimize yük olmaktan, birbirimizi şaşırtmaktan başka bir şey elimizden gelmiyordu.”
“Ne olurdu? Birbirimize birkaç sene sonra tesadüf etmiş olsaydık! O zaman hayatımız belki bambaşka bir şekil alırdı.”

Grapon Kağıtları, Didem Madak
Delicesine şiir okumak istediğim ancak kafamın da bir o kadar dağınık olduğu bir günde okudum, bu yüzden pek fazla bir şey demek istemiyorum.
Şiirlerinde ölüm teması ve depresif bir hava baskındı, veya ben öyle anladım.
Kelebek metaforunun kafama takıldığı şu zamanlarda en etkilendiğim şiiri “Mutsuza Kim Bakacak?” ve en kendimi bulduğum yeri “Bilir misin maviş anne?/ Ben çekildiğim her fotoğrafta/ Defolu bir kelebek gibi çıkarım.” dizeleriydi.

Bu ay ne izledim?
Your Lie In April (Japonca adıyla “Shigatsu wa Kimi no Uso”)
Bu animeyi tek bir kelimeyle özetlemem gerekseydi, “acı” derdim. Saf acı. Ayrıca bol bol kahkaha, bir o kadar gözyaşı, ve yine, saf acı.
Animede bir arkadaş grubu içindeki aşk üçgenlerine şahit oluyoruz. En nefret ettiğim şeylerden ilki aşk üçgenleri, ikincisi ise dram ve aşk konulu diziler/filmler/animeler. İşin ironik yanıysa teması aşk ve dram olan “Your Lie in April” en sevdiğim animelerden biri oldu.
Konusundan kısaca bahsetmek gerekirse, Arima Kousei, dahi bir piyanist olarak bilinmesine rağmen annesinin ölümünden ötürü son iki senedir piyano çalamamaktadır, daha doğrusu sesleri duyamamaktadır. Kendisi gibi müzisyen olan Miyazono Kaori ile tanıştıktan sonra ise her şey değişmeye başlar. Kaori, Kousei’ye tekrardan çalmaya başlaması için bir neden verir. Kaori’nin yaşam enerjisi ve Kousei’yi bıkıp usanmadan çalmaya zorlaması sonucunda birlikte yarışmaya katılırlar ancak Kousei hala sesleri duyamıyordur. Sonrasında ise işin içine aşk üçgenleri ve daha birkaç trilyon tane klişe olay giriyor ve sonu… Sonu hakkında konuşmak istemiyorum. İzlerken yorumları okumayın, internetten fanartlara vs. ASLA bakmayın. Spoiler olmadığını düşündükleri ama aslında spoiler’ın dibi olan şeyleri yazmışlar da yazmışlar.
Your Lie in April, klasik müziğe olan ilgimi arttırdı, öncesinde de dinlerdim zaten ancak bu animeyle birlikte kendimde klasik müzik hayranı olma potansiyelini görüyorum… Ve ana karakterlerin çoğu müzisyen olduğundan ötürü neredeyse her bölümde bir performans dinliyoruz, ki bunlar beni o kadar etkiledi ki… Anlatamam, izlemeniz ve dinlemeniz gerekiyor.
Dediğim gibi, en nefret ettiğim temalarla oluşmuş, içinde dünyanın en büyük klişelerini barındıran bir dram animesi ancak bu kadar çok etkilendiğim bir animeyle bir daha karşılaşır mıyım, bilmiyorum. Şiddetle tavsiye ederim.
“Etrafımı saran o tozu temizlediğin için teşekkürler. Karşıma çıktığın için. O günden beri tüm dünyam, hatta klavyem bile rengarenk oldu.”
“O kişi hız treni gibi biri. Ağlıyor, gülüyor. Bana her tür emrini yaptırıyor. O şekilde etrafımda olarak benim tek düze hayatımı gök kuşağına boyuyor. Tamamen göz kamaştırıcı ve çok güçlü biri.”

Une Vie de Chat*, Jean-Loup Felicioli/Alain Gagnol
Okulda Fransızca alt yazıyla izledik. Bu zaten zor bir olayken bir de filmde söylenenlerle alt yazının bir alakası olmaması işi daha da zorlaştırdı, ben de yarısında uyudum zaten.
Gün içinde ve geceleri farklı hayatlar yaşayan bir kedinin ve sahiplerinin macerası anlatılıyor. Animasyon bir film, ki pek sevmem, bir de alt yazı sorunu ve konunun/olayların saçmalığı işin içine girince hiç sevemedim.
Filmi anlatmaya tenezzül bile etmeyeceğim, ne benim ne de sizin vaktinize değer. İzleyecek başka animasyon filmler bulursunuz ama Une Vie de Chat bunlardan biri değil.
*Birebir çevirisi “Bir Kedinin Hayatı” ancak filmin adı olarak “Hırsız Kedi Paris’te” diye çevrilmiş. Böyle aratarak bulabilirsiniz.

Barış Özcan, Youtube
Kendisini, instagram’da takip ettiğim bir blogger sayesinde keşfettim. Gerçi muhtemelen yine tüm Türkiye’den sonra öğrendim Barış Özcan’ın varlığını, ancak bu yazımda bahsetmek istedim çünkü şu an bu yazıyı yazarken arka planda kendisi yabancı dil öğrenimi üzerine konuşuyor. Fransızca öğrendiğim -öğrenmeye çalıştığım- şu zamanlarda güzel bir motivasyon kaynağı oldu. Her şeyi o kadar naif bir şekilde ve düzgün bir diksiyonla anlatıyor ki… Video 9 ay önce yayınlanmış, dediğim gibi benim her şeyden en son haberdar olma gibi berbat bir özelliğim olduğundan dolayı bu videoyu izlemiş olmanız epey muhtemel. Yine de izlemek isterseniz diye videonun linkini buraya bırakıyorum.

Ayrıca videonun sonunda, başka bir videodan kesilip eklenmiş sahneler beni o kadar duygulandırdı ki… Kendi dedem aklıma geldi nedensiz bir şekilde. Onu da ekliyorum.

Kısaca Barış Özcan’ı izleyin. İzleyecek vaktiniz yoksa da benim gibi ders çalışırken, yazı yazarken, evi toplarken vs. açın arkada konuşsun, anlatsın.
“Yeniden kreatif olmak için ne yapmak gerek? Noktaları birleştirin!”
“Kelime Kavanozu”
“Stresle başa çıkmanın en iyi yolu (4K)”
“-12345.Gün #SenKimsin | Who are you?”
“Çalışırken müzik dinlenir mi?”
“Aynı anda kaç işe birden odaklanabilirsiniz? Konsantrasyonun önemi”
“2018’de Zinciri Kırma!”
Tek istediğim bunun gibi bir şey. Farklı bir motivasyon videosu.

Biz Evde Yokuz, Youtube
“İstanbul’da Turist Olduk”
“Doğu Ekspresi – Önemli Bilgiler & Tren’e Cağ Kebabı Siparişi”
“Liberland – Gençler Avrupa’da Yeni Bir Özgürlükler Ülkesi Kuruyor!”

Joyeux Noel, Christian Carion
Joyeux Noel, veya Türkçe adıyla “Ateşkes”, hikayesini bildiğim ancak hakkında araştırma yapmadığım bir konu üzerine çekilmiş bir filmdi.
Birinci dünya savaşında, savaşın tam ortasında bir Noel gününde Almanların, İskoçların, ve Fransızların, etraflarında savaş devam ederken bir geceliğine ateşkes ilan etmeleri ve birlikte Noel’i kutlamalarını, futbol oynamalarını, şarkılar söylemelerini vs. hepimiz biliyoruzdur, veya mutlaka bir yerlerde rast gelmişizdir.
Ülkelerin başındaki insanların çıkarları yüzünden çıkan savaşların saçmalığını, başka bir ortamda aslında çok yakın arkadaşlar olunabileceğini mükemmel bir şekilde ifade etmişler.
Kısmi anti-militarist bir insan olarak bu konuda doğru yolda olduğumu bir kez daha gördüm. Kendime anti-militarist bir insan diyemiyorum çünkü gerektiği kadar araştırma yapmadım, benimki şu an için sadece içten gelen düşünceler.
Biz okulda izlediğimiz için Fransızca alt yazıya maruz kaldım. İskoç aksanını hiç mi hiç sevmem, ki zaten ilk duyduğumda Almanca konuşuyorlar sanmıştım. Gülünç bir durum.
Tatilde tekrar izleyeceğim. Konuşmaları anlamasak bile içimize işliyor ancak ben bir şeylerin yarım kaldığını hissediyorum.
Son olarak, oyuncu seçimi süperdi. Biraz araştırma yaptım ve oyuncuların birçok dili konuşabildiğini öğrendim, ki zaten filmde de apaçık görüyorsunuz bunu. Aksanlarında belirgin aksamalar vs. yoktu veya olsa bile gayet akıcı bir şekilde konuşabiliyorlardı.
Şiddetle değil ama ısrarla tavsiye ederim.

Patron Bebek, Tom McGrath
Depresyona, mutsuzluğa, bıkkınlığa, kısacası tüm kötü hislere anında çözüm: Patron Bebek’i izleyin.
Size hayatın amacını, felsefesini, niye burada olduğumuzu, veya depresyonunuzu nasıl yok edebileceğinizi, bu depresif ruh halinden nasıl kurtulabileceğinizi söylemiyor. Bu konular hakkında en ufak bir sahnesi bile yok. Ama o kadar eğlenceli bir film ki, moraliniz anında düzeliyor. Uzun süreli bir etkisi yok, ancak günü, ve hatta haftayı kurtarmak için birebir.
Animasyon filmlerden ayrı, komedi filmlerinden ayrı nefret eden ben, Patron Bebek’e hayran kaldım. Saçma sapan romantik komedi filmleri yapılacağına bu tarz filmler çekilse keşke…

Müzik köşesi
Your Lie In April’da çalınan parçalarla bir koleksiyon oluşturulmuş. Spotify’da denk geldim.
Your Lie in April Piano Collection
Bu da bitiş şarkısı. Orange
Ayrıca spotify’da bu da var ama cover mı değil mi emin değilim. Yine de çok güzel söylemiş. Orange
Yine animeden parçalarla ve bu parçalara benzeyen başkalarıyla oluşturulmuş diğer bir çalma listesi. Your Lie in April

22 Aralık 2017, Fury-Muse Tribute Band Konseri
Gitmem son saatlerde kesinleşti ve başlama saatinden iki saat sonra sahneye çıktıkları için pişmanlık duymaya başladığım anda beni güzelce bir tokatladılar ve hayatımdaki en içten ve en büyük “iyi ki”m oldu.
Muse’un iptal olan 26 Temmuz 2016 İstanbul konserlerinden sonra kendilerine karşı dünyanın en büyük öfkesini hissederken 22 Aralık gecesinde kendimi gerçek bir Muse konserinde gibi hissettim. Woodstock Kadıköy’ün alt katında meydana gelen konserde taş çatlasın 30-40 kişi vardı, ki bu bence çok büyük bir haksızlık. Solist Onur Yıldırım’ın sesi Matt’e o kadar çok benziyordu ki anlatamam, dinlemeniz gerekiyor. Benzemesinin yanı sıra bir o kadar da güçlüydü. En sevdiğim şarkıları çekmeyi unuttum, büyülenmiş gibi dinlemekle meşguldüm…
2’ye doğru bitmesinin getirdiği eve dönüş problemleri bile sinir krizleri geçirmeme sebep olmadı, ki şu sıralar en çabuk patladığım konu bu. O KADAR ÇOK SEVDİM. Anlayabiliyor musunuz? Anlatabiliyor muyum?
27 şarkı çaldılar. 27. YİRMİ YEDİ. Bundan sonra bilet fiyatları ne kadar olursa olsun her konserlerine gideceğim. Saati, yeri, günü vs. hiçbir şey önemli değil.
Muse’un konserine gitseydim de bu kadar eğlenirdim herhalde, ki arkadaşım “Muse konserine gidip nokta kadar göreceğime burada olmayı tercih ederim.” dedi. Çok haklıydı.
Neyse, ben çektiğim videoları milyonuncu kez izlemeye gideyim bari. Zaten yazı da çok uzun oldu.

İlk Yorum Sizden Gelsin

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir