2017 Ekim Günlüğü

Bu ay ne okudum?
Her Şey Seninle Başlar, Mümin Sekman
Kitabın herhangi bir bölümünün herhangi bir cümlesinde, kadını aşağılayıcı bir tavır takınılmışsa, benim gözümde o kitap çöptür. İsterse dünyanın en çok satan, en çok okunan, en çok sevilen kitabı olsun. Bu da o “çöp” kitaplardan birisi. Gerçi, kadını yerme eğilimi olmasa da çöp bir kitaptı, az sonra alıntılayacağım yerin olması çok da bir şeyi değiştirmedi.
“Hayallerimiz bizden Robert Frost’un ifadesiyle, ‘sınırlı bilgi ve yetersiz kanıtla hareket geçme cesareti’ ister. Hayallerimiz burada bize kadınca bir kapris yapmaktadır: ‘Senin olacağımdan emin olmasaydın bile yine de peşimden koşar mıydın!’ Sanırım hayallerimizin de biraz öz güven sorunu var, kendini bize teslim etmeden önce sevildiğinden emin olmak istiyor!”
Çöp.

Tuğralar, Perişey; Enis Batur
Bir şiir kitabı hakkında nasıl yorum yapabilirim bilmiyorum, kendimi bu konuda söz söyleme yetisine sahip birisi olarak görmüyorum henüz. Ancak şiir okumayı seviyorsanız tavsiye edebilirim, şiir okumaya yeni başladıysanız da Tuğralar, Perişey için şiir dünyasında biraz daha vakit geçirmeniz gerektiğini düşünüyorum.

Zamanın Kısa Tarihi, Stephen Hawking
Dilci beynim kitabı anlamaya yetmedi. 40 küsürüncü sayfasında okumayı bıraktım, keşke bir nebze de olsa daha iyi anlayabilecek kadar zeki bir insan olsaydım, çok üzgünüm:(

Açlık, Knut Hamson
Sanat Topluluğu’nun okuma etkinliklerinden ilkinin kitabı olan Açlık’ı maalesef ki zamanında bitirip kitap hakkında yapılan söyleşiye katılamadım ancak kitaba tek kelimeyle bayıldım. Dürüst olmak gerekirse kendimi böyle bir kitap hakkında iki cümle de olsa eleştiri yazısı yazacak kadar yetkin birisi olarak görmüyorum; bu yüzden en kısa zamanda gidip okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.

Bu ay ne izledim?
Mahşer-i Cümbüş
En yakın arkadaşım ve oda arkadaşıyla birlikte Mahşer-i Cümbüş’ü izlemeye Kozzy’ye gittik. Öncesinde nasıl bir oyun olacağı hakkında pek bir fikrim yoktu; dolayısıyla beklentim de yoktu. Ancak oyunun başlamasıyla birlikte ben de gülmeye başladım ve bir ara gözlerimden yaşlar geldi. Oyunların teknik bölümleri dışındaki her şey doğaçlamaydı. Oyunculuk ve yaratıcılık on numaraydı. Şahsen ben bayıldım. Denk geldikçe (ve param oldukça tabii:)) gitmeyi düşünüyorum. Zor bir dönemden geçtiğim şu sıralarda resmen bir terapi görevi gördü benim için. Mutlaka gidin, izleyin.

Le Hérisson (Yaşamaya Değer), Mona Achache
Okulda Cep Sineması’nda izledik. Film kültürüm olmadığı için fazla bir şey söylemeyeceğim ancak o son neydi öyle… Gerçekten… Yarım saat boyunca ağzım açık gezdim ve kendime gelemedim.
Film adından da belli olduğu gibi Fransa’da geçiyor. Ana karakterler apartman görevlisi bir kadın, aynı apartmanda yaşayan ve doğum gününde intihar etmeyi düşünen küçük bir kız, ve apartmana sonradan taşınan Japon bir adamdan oluşuyor.
Sınıf farkına dikkat çekilmişti, ancak dediğim gibi filmleri yorumlayabilecek kadar çok bir bilgim yok maalesef. Genel hatlarıyla sevdiğim, ileride tekrar izleyeceğim bir filmdi. Tavsiye ederim.