"Enter"a basıp içeriğe geçin

Arrival (Geliş) Film Yorumu, Denis Villeneuve

Benim bu filmi anlamam için her şeyden ve herkesten izole olmuş bir ortamda ikinci kez izlemem lazım. Ancak şimdilik filme ne kadar hayran olduğumla ilgili birkaç cümle yazıp elimden geldiğince konusunu da anlatacağım.
Öncelikle şunu söylemem gerekir ki, müstakbel bir dilbilimci olarak (aa, evet, dili de inceleyen bir “bilim” var ve evet, “dilbilim” de GERÇEK bir bilim, şaşırdınız değil mi?) şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, şu an “bilim” olarak kabul ettiğimiz her şeyi mümkün kılan şey dildir. Pratik yaşamı mümkün kılan şey de dildir. Aslında her şeyi mümkün kılan şey dildir. Geriye doğru bir yolculuğa çıktığımızı düşünün. İlk önce konuşarak iletişim kurma yetimizi silin ve insanlığı öyle hayal edin, sonra aynı şeyleri sırayla beden dili ve “tarzanca” diye tabir edebileceğim ilk insanların çıkardığı sesler ve duvarlara yazılan/çizilen şeylerle yapın, hiçbiri olmasa ne olurdu?Bırakın bilimle ilgilenmeyi, birbirimizle günlük olaylarla ilgili bile iletişim kurabilir miydik?
Dille ilgili TED konuşmamı kendimle ilgili şu eleştiriyi yaparak bitirmek istiyorum: Arrival sayesinde aslında ne kadar yetersiz ve donanımsız olduğumu fark ettim. O kıvrak dil zekasına sahip olduğumu düşünüyorum lakin filmdeki dilbilimci kadın karakterle (Dr. Louise Banks) kendimi karşılaştırdığımda tek bir karınca kadar bile değerim yok. Bu bana iyi bir ders oldu ve beni harekete geçirdi. Hazır yaz tatilindeyken bol bol okuma yapabilirim artık.
Her neyse. Filme geri dönecek olursak, söylemem gereken ilk şey, filmin biraz ağır ve anlaması zor, karışık olduğudur. Sık sık olay akışı kesilip bir iki saniyelik başka görüntüler giriyor ama ben bu görüntüleri uzunca bir zaman geçmişe ait sandım. Sonradan böyle olmadığı anlaşıldı ve özellikle son dakikalarda Çin’in başkanıyla yapılan konuşma sırasında beyin hücrelerimin teker teker öldüğünü hissettim.

Uzaylılar bir gün ansızın dünyaya geliyorlar ve rastgele bir şekilde dünyanın 12 noktasına iniş yapıyorlar. Klasik bir uzay konulu bilim-kurgu filmi başlangıcı. Ama bu uzaylılar dünyayı işgal edip ele geçirmek için bir hamlede bulunmuyorlar. Öylece duruyorlar. Bu da beraberinde şöyle bir soruyu akıllara getiriyor: “Niye buradalar?”. Bu soruya cevap arıyorlar aramasına ama bu da başka bir sorunu ortaya çıkartıyor: “Nasıl iletişim kuracağız?”. Burada devreye Dr. Louise Banks giriyor ve uzaylılara basit bir İngilizce öğretmeye başlıyor. Sonrasında ise çeşitli olaylar yaşanıyor ve az önce de bahsettiğim gibi sürekli bir geleceğe gidiş-geliş temalı görüntüler ekrana geliyor. Dilbilim dışında fazlasıyla fiziki öğelere ve de özellikle zamanda yolculuğa odaklanılmış bir senaryo canlandırıldı film boyunca.
Uzaylıların amacının ne olduğunu öğrenmeye çalışırken -okuduğum kadarıyla- günümüz dünyasında bilimsel olarak yanlış sayılan şeyler katılmış araya, lakin ben bir filmde bunların göz ardı edilebileceğini düşünüyorum, özellikle de bu film dilbilimle ilgiliyse, yani türünün üç beş örneğinden biriyse.
Louise, uzaylılarla iletişim kurdukça onların zaman-mekan kavramlarına daha çok adapte oluyor ve kendi geleceğinden kesitler görmeye başlıyor. Bu kesitleri anca filmin sonunda yerli yerine oturtabiliyoruz, ama yine de beni o kadar çok etkiledi ki uzun bir süre ekrana bakakaldım. Gerçekten de hayatımda izlediğim en iyi, en çarpıcı ve en kendimi bulduğum filmlerden birisi oldu. Keşke bu konuyla ilgili daha çok film çekilse.
Filmi yorumlamakta zorlandığımı söylemiştim. Bu yüzden şimdi internetten bulduğum çeşitli yorumlardan kesitleri buraya ekleyeceğim.
Son olarak Arrival, Ted Chiang’ın “Story of Your Life” isimli uzun öyküsünden uyarlanmış, meraklısına duyurulur.

NTV : “Uzaylıların kullandığı dilde zaman kavramının olmadığını keşfeden Banks, bu sayede geleceğe giderek daha önce bilmediği şeyleri adeta paralel zaman dilimlerine giderek öğrenip, günümüzü değiştirebiliyor.”

STAR : “Bir iki eleştiriyi okuduğum halde filmin niçin özel olduğunu tam anlayamamıştım. Halbuki ‘Arrival’ gerçekten özel bir filmmiş. Okuduğum yazılardan filmi tam olarak algılayamamamın sebebi ise yazar arkadaşların eksikliğinden değil filmin birkaç önemli kavramı kendi içinde barındırıp bir bütün içinde birleştirebilmesinden kaynaklanıyor.”

“İlk temaslarından sonra göreceklerdir ki aradaki sorun sadece dil değildir. Uzaylıların zaman, yer kavramı da farklıdır ve bütün çözüm veya çözümsüzlük burada yatmaktadır. Filmin ilk başarısı uzaylı kavramını gerçekten dünya standartlarının dışına taşıyabilmesi. Yani biz insanların zamanı, maddeyi ve evreni tanımlaması ile filmdeki uzaylıların algılayışının arasındaki fark onların dünyalı olmama durumuna muhteşem bir gerçeklik katıyor. Filmin ikinci büyük başarısı ise insanın kendini tanımlaması ile ilgili. Lineer zaman çizgisi üstünde hayatın anlamı üzerine çok kafa yoruyor film.”

BEYAZ PERDE :

“Amerikan ordusu, trajik bir geçmişe sahip olduğunu düşündüğümüz dilbilim profesörü Louise Banks’den (Amy Adams) yarı yumurta şeklinde gizemli ‘gemiler’ ile dünyanın 12 bölgesine inmiş olan uzaylı yaratıklarla iletişim kurmasını ister. Louise ve bilimadamı ortağı Ian (Jeremy Renner), uzaylıların amaçlarını öğrenmeye çalışırken, bazı ülkeler gemilere saldırmaya karar verir. İntergalaktik bir savaşı önleyebilmek için Louise ve Ian, uzaylıların ilginç dilini çözmek için yaşamlarını tehlikeye atmak zorunda kalırlar.”

ONEDIO

Tek Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir