2017 Kasım Günlüğü

Bu ay ne okudum?
Ölüm Emri, James Dashner
Bu seriyi Ekim ayında bitirmeyi kafama koymuştum ancak taşındığım için ne ders çalışmaya ne de kitap okumaya vakit bulabildim. Diğer kitaplara göre hiç sarmadığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Yazılmak için yazılmış gibi geldi ancak olay kurgusu hakkında daha çok şey öğrenmek ve okumak güzeldi. Elinizde varsa okuyun ama ayrıca satın almaya gerek yok bence. Buna vereceğiniz parayla çok daha güzel kitaplar alıp okuyabilirsiniz.

Günaydın Şiir, Fikret Kuşçuoğlu
Kitapta çok farklı türde yazılmış şiirler mevcuttu, bu yüzden genel olarak bir yorum yapamayacağım. İçerisinde hiç sevmediğim, toplumcu anlayışla yazılan şiirler de vardı, bayılarak okuduğum lirik şiirler de. Ancak “kesinlikle okuyun!!!” diyemeyeceğim maalesef.
“Herkes koşuyor sevdiğine, bir sen gelmiyorsun
Bir sen bilmiyorsun, darmadağın halimi
Bir sen görmüyorsun” (Bir Rüzgar Eser)
“Koskoca İstanbul’da, bir başıma kalmışım” (Her Saat)

Hipnozcu, Richard Bach
Richard Bach, şu hayatta tüm mal varlığımı kitaplarına yatırabileceğim sayılı yazarlardan. Martı’yı okuduysanız kalemine aşinasınızdır. Felsefi konuları; insanı bir an bile sıkmadan, ufku alabildiğine genişleterek ve insanda bir şeyleri sorgulama ihtiyacı hissettirerek mükemmel bir şekilde işliyor.
Hipnozcu’da da durum farklı değildi. İhtimaller, kabullendiğimiz ve reddettiğimiz önermeler, çevremizdeki evreni aldığımız kararlarla bizim yarattığımız ve buna benzer konular yer almıştı.
Martı Jonathan Livingston ve Mavi Tüy: Gönülsüz Bir Mesihin Serüvenleri gibi Hipnozcu da favori kitaplarım arasında ilk sıralara yerleşti.

Yaz Kılıcı, Rick Riordan
Aslında Thor’un Çekici’ne, yani serinin ikinci kitabına başlayacaktım ancak ilk kitabı okuyalı 1.5 sene oldu ve ben olaylardan hiçbirini hatırlayamadım. Bu yüzden tekrar okuyayım dedim ve gerçekten, ufak tefek şeyler dışında hiçbir şeyi hatırlamıyorum…
Klasik bir Rick Riordan kitabı. Komik, aksiyonlu, komik, komik, ve aksiyonlu.
Fazla Türkçeleştirilen çeviri kitapları sevmem ancak Rick Riordan kitapları bu çevirileri ziyadesiyle kaldırıyor. Çevirmen ve editör gerçekten mükemmel bir iş çıkarmışlar. Türkçe esprileri kitaba serpiştirme konusunda alkışı hak ediyorlar, umarım diğer kitaplarda çevirmen&editör ikilisi değişmez de kitapları Cehennem Makineleri serisinde olduğu gibi sinir krizleri geçirerek okumayız…

Ayrıca, üzgünüm, size layık bir edebiyat öğrencisi olamadım, 18 yaşında HALA fantastik kitap okuyorum. Üniversite yerine anaokuluna başladım sanki…

Milk and Honey, Rupi Kaur
Kitabı rastgele gördüğüm bir alıntı sayesinde yıllardır okumak istiyordum. (“the thing about writing is i can’t tell if it’s healing or destroying me.”)
Bildiğim kadarıyla Pegasus yayınları kitabı çevirmiş ancak ben Pegasus’a o kadar para vermeyeceğim ve İngilizcesi varken Türkçeye çevrilmiş halini okumayacağım için telefonuma PDF olarak indirdim ve öyle okudum. Dili zor değil, arada bir sözlüğe bakma ihtiyacı duyuyor insan ancak on sayfada bir kelime falan…
Eskisine nazaran şiir kitaplarına daha çok yer verdiğim şu dönemde böyle bir şiir kitabıyla karşılaşmak çok iyi oldu. Şiddetle tavsiye ederim.
“he placed his hands
on my mind
before reaching
for my waist
my hips
or my lips
he didn’t call me
beautiful first
he called me
exquisite”

Müzik köşesi
Yüzyüzeyken Konuşuruz Konseri, IF Performance Beşiktaş
En yakın arkadaşımla birlikte gittiğim ilk konser unvanını aldı. Eve ulaşım problemim yüzünden erken çıkmak zorunda kalsam da çoğu yönüyle mükemmeldi. Canlı izlenmesi gereken bir grup. Bunu her müzisyen, her grup için demem ancak konser performansları stüdyo kayıtlarından daha iyi olan nadir gruplardan biri Yüzyüzeyken Konuşuruz.
Lisede müzik öğretmenim sayesinde dinlemeye başlamıştım, bu vesileyle buradan kendisine bir kez daha teşekkür ederim beni Türk müziğinin bu yönüyle de tanıştırdığı için.
Bir kez daha konser yapsalar da gitsem:(((
“yoktu hiçbir beklentim
zaten olsaydı bile
ne farkeder”

Sınav Senem, Dil-1 (2016-2017)

Çalışmak için çok geç kalmış sayılır mıyım?
Hayır. 11. sınıfta çalışmaya başlayıp mezuna kalanı da gördüm (mezuna kalmak kötü bir şey değildir yanlış anlaşılmasın), YGS’ye üç ay kala çalışmaya başlayıp istediği okulda istediği bölüme gireni de. Her şey sizde başlayıp sizde bitiyor. “Geç kaldım” düşüncesi ile kendinizi salarsanız hiçbir şey yapamazsınız. Nerede olursanız olun başlayın. İstediğiniz bölümlerin hangi puan türüne göre öğrenci alımı yaptığını öğrenin, ve yüzdesi en fazla olan dersleri, sonrasında bu derslerde hangi konularda eksiğiniz olduğunu, hangi konuların uzun ve zor olduğunu belirleyin ve kendinize GERÇEKÇİ bir program hazırlayarak çalışmaya başlayın. Her gün 10 saat ders çalışıp minimum verim almaktansa 4 saat çalışıp her bir dakikasını verimli ve dolu dolu geçirmek daha mantıklı gözüküyor gibi.

Çalışma tekniğin neydi?
Buranın biraz önemli olduğunu düşündüğümden uzun uzun yazdım. Umarım sıkılmazsınız.

-Ben üniversite sınavında en önemli olayın süreklilik olduğunu düşünüyorum. Gün içinde ne yaşamış olursanız olun eve geldiğinizde o masaya yarım saatliğine de olsa oturmanız gerekiyor. Bir gün çalışmayıp ertesi gün programınızı ağırlaştırmanın hiçbir faydası yok inanın. Ben bunu anlayana kadar biraz süre geçmesi gerekti tabii ancak anladıktan sonra çalıştığım saatlerden daha çok verim aldığımı anladım. Kısacası o gün okuldan geldikten sonra kendimde, bir program hazırlayıp ona göre çalışacak gücü bulamadıysam kendimi zorlamadım. Ya paragraf sorularımı çözdüm, ya o gün derste işlediklerimizi tekrar ettim, ya kelime defterimi okudum, ya da basit gördüğüm konularda bir, en fazla iki test çözdüm. Ama o gün o masaya oturdum.
-Sakin ve dingin bir şekilde ders çalışmak çok önemli. Hoşlandığınız çocuk yüzünden moraliniz bozulabilir, sınav notunuz, deneme netiniz veya testlerdeki yanlışlarınız sizi aşağı çekebilir, ama her seferinde neden başladığınızı hatırlayın. Ben az önce saydığım şeylerin hepsini yaşadım, ama hiçbirinin beni yolumdan alıkoymasına izin vermedim. Gerçekçi ve idealist bir insan olmanın katkısı sanırım. Hep “O çocuk için üzülüyorum ama ben onun aklına geliyor muyum ki?” diye düşünüp kendime geldim. Baylar ve bayanlar, o üniversitenin kapısından içeri adımınızı attığınızdan itibaren geçen süre içerisinde o insan bir daha aklınıza gelmeyecek. Sizi yepyeni bir hayat bekliyor, bu yüzden kimsenin sizi derbeder etmesine izin vermeyin. Derslerle ilgili konularda ise daha dirayetli olmanız gerekiyor. Ben ilk LYS denememde 60-65 arası bir net çıkartmıştım ve sınava aylar olmasına rağmen moralim eksilere düşmüştü. Çevremdeki tüm insanlar (arkadaşlarım ve bir hocam dışında) bu netin kötü olduğunu ve istediğim yere bu netle giremeyeceğimi söyledi. İNSANLAR KONUŞUR. En iyi yaptığımız şey bu çünkü. Kimseye kulak asmayın. Bir yerden sonra hocalarınızı bile dinlemeyin çünkü sizi sizden iyi tanıyan kimse yok. Hele ebeveynlerinizin dediklerini dinlemenizi hiç tavsiye etmem çünkü genellikle konuya çok uzak oluyorlar ve dedikleri şeyler biraz alakasız (?) oluyor. Netleriniz, çalıştığınız halde yükselmiyorsa bilmediğiniz konulara çalışmıyorsunuzdur, veya soru çözme tekniğiniz yanlıştır, veya konu çalışmaya ağırlık verip konuyu pekiştirmek için test çözmüyorsunuzdur. O iç ve dış kuvvetler konusunu istediğiniz kadar hatmedin, soru çözmediğiniz sürece o sorular yanlış çıkacak.
-Zor konulardan kaçmayın. Benim yaptığım belki de en büyük hata buydu. Coğrafyanın en baba konusu iç ve dış kuvvetlerden, tarihten, MATEMATİKTEN hep kaçtım. Sonunda kalbimi kıran tek ders matematik oldu ama suçlanacak birisi varsa o da yine benim. Coğrafyanın sözel konularını çalışırken hayat çok güzel, ancak iş biraz daha ezber ve mantık isteyen konulara geldiğinde koşarak kaçasım geliyordu. Kaçmayın, üstüne gidin. Asıl o konulara çalışmak insana bir zevk veriyor (çok ineksi bir cümleydi…). Matematiğe gelince de, her bölümün yapması gereken bir ders bence, aynı Türkçe gibi. Sözel veya dilciyseniz, ve yüksek sıralamalı bir bölüm istiyorsanız matematik sizin için zorunlu diyebilirim. Kimse sizden 20-25 net beklemiyor ama emin olun o netleri yapmamanız için ortada hiçbir neden yok. Sınavın zeka ölçmediğini söylemiştim. Matematik, bizler için yıllardır en büyük tabulardan birisi. Ama bu tabuyu yıkmanın vakti geldi. Zor konuları olduğu gibi herkesin yapabileceği düzeyde konuları da mevcut, ve konuları çalışıp bol bol soru çözdükçe derse ısınıyorsunuz. Ben son seneme kadar kendisinden nefret ederdim. Ancak son sene özel ders alarak matematiğe ısındım, ki burada matematik hocamın da katkısı çok çok büyük. Kendisi dünyanın en kafa dengi insanlarındandır, ben biraz yabani olduğumdan dolayı fazla bir şey paylaşamadık ama istediğim yeri kazanmamda etkisi büyüktür.
-Gerçekçi olun. Ben eeen başından beri iki okul ve iki bölüm, beelki üç bölüm istiyordum. Sıralamalara göre yazmam gerekirse Boğaziçi Dilbilim, Boğaziçi İngiliz Dili ve Edebiyatı (belki adlı seçeneğimiz bu), ve Galatasaray Fransız Dili ve Edebiyatı. Girebilmemin mümkün olduğu tek yer Galatasaray’dı, aradaki 400-500 kişilik farklar dil bölümünde insanı zorlayan farklar. Özellikle “derece” ve “mükemmel” adı altında değerlendirebileceğimiz sıralamalarda bu böyle. Ben de baktım ki YGS’de şahane bir sonuç elde edemeyeceğim, Boğaziçi’ni kafadan eledim. Gerçekçi tek hedefim Galatasaray’dı, ancak iki bölümü de çok istiyordum. Şu an bile Dilbilim, kalbimde kalan en büyük ukdelerden birisi, hatta direkt en büyüğüdür. Demem o ki, gerçekçi olduğunuz ve ona göre çalıştığınız sürece başaramayacağınız şey yok.
-Geçen sene yapılan en büyük hata, LYS’ye YGS’den sonra başlamaktı. İstediği yerleri kazananlar bu hataya düşmemiş olanlardır bence. İki sınava da gereken önemi vermek ve ikisini de aynı anda götürmek sizin faydanıza. Gerçi yeni sistemde sınavların arasında birkaç ay yok, bu sizin yararınıza mı zararınıza mı bilemem ama her durumu avantaja çevirmek sizin elinizde. Hayıflanarak, şikayet ederek, kafanızı böyle şeylerle gereksiz yere meşgul edip moralinizi ve motivasyonunuzu aşağı çekerek hiçbir yere varamazsınız. Bırakın, insanlar konuşsun, şikayet etsin. Siz dersinizi çalışın. Konular aynı, sorulabilecek sorular aynı, e o zaman? Sınav sistemi sadece sizin için değişmiyor. Haziran’da o sınava herkes ilk defa girecek, o sistemi herkes ilk defa görecek. Kimsenin üstün olduğu bir taraf yok, mezunlar dışında. Mezunlar, sınav stresini yaşamış ve hatalarının farkında olan insanlar, ancak olaya pozitif yönden bakmak gerekirse (ki sınav senesinde biraz pollyannacılık oynamaktan zarar gelmez) onlar da bu sistemle ilk kez karşılaşacaklar.
Ben 75 binden 2.1 bine çektim. En yakın arkadaşlarımdan birisi 190 binden 17 bine çekti. (Sırasıyla Dil-1 ve Dil-3) Bunu başarabilmemizin en büyük nedeni iki sınavın derslerine de aynı anda ve aynı önemi vererek çalıştık, ki arkadaşım YGS’ye üç ay kala çalışmaya başlamıştı. Dilciyseniz size bu konuda verebileceğim en büyük tavsiye, ilk dönem gramer konularını en baştan alarak tekrar edin ve bunun yanında basit diyebileceğimiz kelimelerin ezberini yapın. İlk dönemin sonu-ikinci dönemin başına doğru ise konuların ve kelimelerin zorluk seviyelerini arttırın. Her gün çözdüğünüz Türkçe paragraf sorularının yanına en az 20 İngilizce paragraf koyun. Paragraf çözmeyi sonraya bırakırsanız hepsini birden halletmeniz imkansız. Böyle yazınca her şey çok fazla geliyor olabilir, ancak maalesef ki bazı şeylerden fedakarlık yapmanız gerekecek. Planlı ve programlı çalıştığınızda ise bu fedakarlıkları yapmanıza gerek bile kalmayabilir. Yolunuz uzun, vaktiniz var, hiçbir şey için geç kalmış değilsiniz.

Günde ne kadar çalışıyordun?
Aslında bu süre her gün değişiyordu. Genelde okulda sürekli soru çözüyordum. Dinlediğim birkaç ders vardı, onun dışında hocalar derste soru çözmemize izin veriyordu. 8 dersin 8’inde de soru çözmüyordum tabii ki de ancak dinleneceksem ya kitap okuyordum ya da öğle aralarında uyuyor veya arkadaşlarımla takılıyordum. Çalıştığım süre değil, aldığım verim önemliydi sonuçta.

Sınava kadar ortalama kaç kelime öğrenmek gerekir?
Bu konuda bilgi verecek düzeyde yetkili bir insan değilim, ancak bana göre bu sizin İngilizce seviyenize ve hedeflediğiniz nete göre değişir. Kesin bir sayı vermek yerine öğrenebildiğiniz kadar çok kelime öğrenin demek istiyorum. Çünkü 2017 LYS İngilizce’de de gördüğümüz üzere aardvark adlı hayvanlar, şarapçı sinekler, hava koşulları yüzünden Amerika sınırına yerleşen Kanadalılar ve su akıntıları gibi kültürel paragraflarımız ve birbirinden bağımsız kelimelerimiz mevcut.

Gramer mi yoksa kelime ağırlıklı mı çalışmalıyım?
İkisi de aynı derecede önemli. Özellikle çeviri sorularında her ikisi de aşırı önemli çünkü şıkları istediğiniz kadar eleyin, o kelimeyi bilmiyorsan tam çevirisini yapamıyorsun, veya passive konusunu oturtmadıysan “şimdi bunun farkı ne ki” diye durup kağıtla bakışıyorsun. İkisine de aynı önemi vererek çalışın, ancak gramer konuları bitse de kelime ezberi bitmiyor, bu yüzden kelimeye nispeten daha çok vakit ayırabilirsiniz.

Kaç günde bir deneme çözmem gerekir?
Yolun en başındaysanız haftada bir, ortalarındaysanız haftada iki-üç, sonlara yaklaştıysanız neredeyse her gün deneme çözmeniz gerekir. Hatta sınav yaklaştıkça soru çözmek yerine deneme çözüp denemedeki yanlışlarınıza göre konu çalışın ve o konunun testlerini çözün.

Günde ortalama kaç soru çözüyordun?
Günde çözdüğümüz soru sayısının aslında hiçbir önemi olmadığını anladığım vakitten sonra hiç saymadım. Saydığım vakitleri de çok hatırlamıyorum dürüst olmak gerekirse. Önemli olan yapamadığınız veya kendinizi kısmen eksik gördüğünüz konularda soru çözmek.
İnsanlar günde 300 edebiyat, 100 matematik, 200 ingilizce çözüyor olabilirler ancak bu sizin moralinizi bozmamalı. Her insanın beyni farklı çalışıyor. Bu yüzden çözdüğü soru sayısı, bir konuyu anlaması için çözmesi gereken soru sayısı, çözdüğü sorulardan aldığı verim, vs, hepsi değişiyor. Siz kendi yolunuza odaklanın. Bu konuda etrafınıza at gözlüğü takarak bakın. Birisi gelip size “Günde şu kadar soru çözüyorum yaaa” diyip hayıflanıyorsa “Bana ne” demesini, “Sen günde kaç soru çözüyorsun?” diye soruyorsa “Sana ne” demesini bilin, öğrenin.

Matematik/Fen çalıştın mı?
Fen derslerinden sadece Kimya’ya vakit ayırdım ancak YGS’de üç dersten de soru çözdüm. Matematik de çalıştım elbette ancak tam anlamıyla değil. Sürekli kaçtım ve yaptığım en büyük hata bu oldu. Matematikten kaçmayın, onu sevin, o zaman o da sizi sever.

YGS ve LYS’de kaç bine girdin?
Yerleştirme puanımla birlikte:
YGS 3: 73479
YGS 4: 60968
LYS, DİL 1: 2189
LYS, DİL 2: 2601
LYS, DİL 3: 3993

Her dersten kaç net yaptın?
YGS
Türkçe: 32,50 Sosyal: 31,75 Matematik: 7,75 Fen: 8,25
LYS
İngilizce: 72,50

Herkes yapabilir mi? Yeteneğe çok bağlı mı?
Neyin yeteneği? Sabırla ve azimle çalışma yeteneğiyse, evet yeteneğe bağlı. Dersi anlama kabiliyetiyse, hayır yeteneğe bağlı değil. Yapamamanız için hiçbir neden yok. Önünüzde hiçbir engel yok, sizden başka.

Ne tür zorluklarla karşılaştın? Üstesinden nasıl geldin?
Ailevi sorunlardan tutun da okul yönetimine kadar bir sürü sorunla karşılaştım. Destek aldığım, güç bulduğum çok şey vardı bu yüzden spesifik olarak bir tanesine “en büyük motivasyon kaynağım” sıfatını veremeyeceğim. Ama her şey benimle başladı ve benimle bitti. Sorunlarınızı rafa kaldırmayı öğrenin. Ölüm kalım meselesi değilse o konu hakkında sonra düşünün, ne kaybedersiniz?
Sınıf arkadaşlarınız veya çok yakın dostlarınız sizden habersiz buluşabilir, eğlenebilir, sizi çağırmayabilirler. Sonrasında size sundukları bahane de “E çağırıyoruz ama hiç gelmiyorsun ki” olabilir. TAKMAYIN! Siz kendi kendinize de eğlenebilir, kafa dağıtabilirsiniz. Eğer sırf her çağırdıklarında gitmediniz diye sizi artık çağırmıyorlarsa, ve böyle bir bahaneyi haklı bir sebepmiş gibi gösterebiliyorlarsa bırakın çağırmasınlar. Yalnızlıktan korkmayın, hatta yalnızlık sizin en büyük dostunuz, destekçiniz olsun. Bu zorlu dönem hayatınızdan birçok insanı çıkartabilir, ama bundan mutluluk duyun çünkü düştüğünüzde yanınızda olmayan insanların yükseldiğinizde hayatınızda kalmaya hakları yok.
Aile içindeki problemleriniz konusunda diyebileceğim çok şey var, ancak buraya yazmam ve size bu konuda tavsiye vermem doğru olur mu emin değilim. Hedefinize odaklanın ve yolunuzda önünüze çıkan zararlı otları kesip atın, arkanıza bakmayın. Aile için de geçerli bu. Hayat sizin, bir kere geliyoruz, istediğimiz şeyleri yapmamız için elimizde olan süre kısıtlı. Sizin doktor olmanızı istiyor olabilirler ancak siz belki kandan korkuyorsunuz? Veya bu kadar büyük bir sorumluluğu üstlenmek istemiyorsunuz? Sizler, ailenizin kuklası değilsiniz. Çok istiyorlarsa kendileri doktor olsunlar. Kendi istediğiniz şeyler doğrultusunda kendi yolunuzu çizin. Sonunda yanlış karar vermiş olduğunuzu anlasanız bile bırakın o yanlış sizin yanlışınız olsun.
Aşık olduğunuz çocuk/kız, bir sene sonra gerçekten aklınızdan geçmeyecek. Size bunun garantisini verebilirim. Özellikle kızlar, bırakın o istediğini yapsın, siz okuyun, çalışın, kazanın. Bu devirde bizim gözümüzün yaşına bakılmıyor, ki bakılmasın da zaten, ihtiyacımız yok. Ama bu ihtiyacı duyabiliriz, böyle bir duruma düşebiliriz. Düşmemek için çalışın. 5 sene sonra ne halde olacağımız belli değil. Aynı işi yaptıkları halde sırf kadın diye erkek iş arkadaşından daha düşük maaş alan insanların örneklerini görüyoruz, veya aynı oyuncağın pembe versiyonunun mavi versiyonundan daha pahalı olduğunu da, bu örnekleri çoğaltabilirim, ama siz zaten biliyorsunuz. Bu yüzden çalışın, “ADAM” olun kızlar, “adamlık” çok önemli bir olay. Çalışın, okuyun, iş sahibi olun, para kazanın, ancak o zaman “adam” olup hak ettiğiniz statüye erişebilirsiniz.

Son olarak, ben eğitim koçu veya danışman değilim. 18 yaşında bir üniversite öğrencisiyim. Bu da benim sınav senemin ayrıntıya girilmemiş bir özeti, ve yaptığım hatalardan çıkardığım dersler doğrultusunda sınav öğrencilerine verebileceğim içten tavsiyeler. Sorunuz olursa buraya yorum bırakmak yerine sosyal medyadan veya mail’den ulaşabilirsiniz.

ecegedik13@gmail.com
sosyal medyada da adım ve soyadımla aratırsanız mutlaka karşınıza çıkarım. iyi günler, ve başarılar!

2017 Ekim Günlüğü

Bu ay ne okudum?
Her Şey Seninle Başlar, Mümin Sekman
Kitabın herhangi bir bölümünün herhangi bir cümlesinde, kadını aşağılayıcı bir tavır takınılmışsa, benim gözümde o kitap çöptür. İsterse dünyanın en çok satan, en çok okunan, en çok sevilen kitabı olsun. Bu da o “çöp” kitaplardan birisi. Gerçi, kadını yerme eğilimi olmasa da çöp bir kitaptı, az sonra alıntılayacağım yerin olması çok da bir şeyi değiştirmedi.
“Hayallerimiz bizden Robert Frost’un ifadesiyle, ‘sınırlı bilgi ve yetersiz kanıtla hareket geçme cesareti’ ister. Hayallerimiz burada bize kadınca bir kapris yapmaktadır: ‘Senin olacağımdan emin olmasaydın bile yine de peşimden koşar mıydın!’ Sanırım hayallerimizin de biraz öz güven sorunu var, kendini bize teslim etmeden önce sevildiğinden emin olmak istiyor!”
Çöp.

Tuğralar, Perişey; Enis Batur
Bir şiir kitabı hakkında nasıl yorum yapabilirim bilmiyorum, kendimi bu konuda söz söyleme yetisine sahip birisi olarak görmüyorum henüz. Ancak şiir okumayı seviyorsanız tavsiye edebilirim, şiir okumaya yeni başladıysanız da Tuğralar, Perişey için şiir dünyasında biraz daha vakit geçirmeniz gerektiğini düşünüyorum.

Zamanın Kısa Tarihi, Stephen Hawking
Dilci beynim kitabı anlamaya yetmedi. 40 küsürüncü sayfasında okumayı bıraktım, keşke bir nebze de olsa daha iyi anlayabilecek kadar zeki bir insan olsaydım, çok üzgünüm:(

Açlık, Knut Hamson
Sanat Topluluğu’nun okuma etkinliklerinden ilkinin kitabı olan Açlık’ı maalesef ki zamanında bitirip kitap hakkında yapılan söyleşiye katılamadım ancak kitaba tek kelimeyle bayıldım. Dürüst olmak gerekirse kendimi böyle bir kitap hakkında iki cümle de olsa eleştiri yazısı yazacak kadar yetkin birisi olarak görmüyorum; bu yüzden en kısa zamanda gidip okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.

Bu ay ne izledim?
Mahşer-i Cümbüş
En yakın arkadaşım ve oda arkadaşıyla birlikte Mahşer-i Cümbüş’ü izlemeye Kozzy’ye gittik. Öncesinde nasıl bir oyun olacağı hakkında pek bir fikrim yoktu; dolayısıyla beklentim de yoktu. Ancak oyunun başlamasıyla birlikte ben de gülmeye başladım ve bir ara gözlerimden yaşlar geldi. Oyunların teknik bölümleri dışındaki her şey doğaçlamaydı. Oyunculuk ve yaratıcılık on numaraydı. Şahsen ben bayıldım. Denk geldikçe (ve param oldukça tabii:)) gitmeyi düşünüyorum. Zor bir dönemden geçtiğim şu sıralarda resmen bir terapi görevi gördü benim için. Mutlaka gidin, izleyin.

Le Hérisson (Yaşamaya Değer), Mona Achache
Okulda Cep Sineması’nda izledik. Film kültürüm olmadığı için fazla bir şey söylemeyeceğim ancak o son neydi öyle… Gerçekten… Yarım saat boyunca ağzım açık gezdim ve kendime gelemedim.
Film adından da belli olduğu gibi Fransa’da geçiyor. Ana karakterler apartman görevlisi bir kadın, aynı apartmanda yaşayan ve doğum gününde intihar etmeyi düşünen küçük bir kız, ve apartmana sonradan taşınan Japon bir adamdan oluşuyor.
Sınıf farkına dikkat çekilmişti, ancak dediğim gibi filmleri yorumlayabilecek kadar çok bir bilgim yok maalesef. Genel hatlarıyla sevdiğim, ileride tekrar izleyeceğim bir filmdi. Tavsiye ederim.

saat 1:48, zaman geçiyor, tutamıyorum, tutunamıyorum

Saniyeler dakikalara, dakikalar saatlere, ve saatler günlere dönüştükçe içinde bulunduğum panik hali daha kötü bir şekle bürünüyor.
Hep bir şeyleri kaçırıyorum hissi, hep bir yerlere geç kalıyorum, birilerine geç kalıyorum hissi. Asla kurtulamadığım bu his, son zamanlardaki kabusum olurken bundan kurtulmak için elimden hiçbir şey gelmiyor.
Panik.

Zaman ilerliyor. O eski Kenan Doğulu şarkısında geçtiği gibi, “Ama karar ver, tutamıyorum zamanı.”. Tutamıyorum, tutamıyoruz. Bizden bağımsız gerçekleşen ve asla müdahale etme hakkımızın olmadığı tek oluş. Zaman.

Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz. İşe, okula, konsere, eve… Yetişmeye çalıştığımız şeyler bitmiyor, aynı zamanda yetişmeye çalışırken geç kaldığımız şeyler de katlanarak artıyor.
Panik.
Panik.
Panik.

Bir insan kendine bile geç kaldıysa, başkalarına nasıl yetişebilir ki zaten? “Sorumun karşılığını bilmiyor kimse.” diyor Ahmet Telli kulaklarımda. Ben de bilmiyorum.
“Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen, ömrümüzse karşılıksız sorulardı, hepsi bu.”

Son aylarım, cevabını veremediğim sorular sorarak ve cevabını veremediğim sorulara maruz kalarak geçiyor.
Son aylarım, 18. yaşımın üstüme aniden bindirdiği tonlarca kilo sorumluluk ve dertlerle birlikte, karşılığı olmayan sorulara karşılık arayarak geçiyor.
Zaman geçiyor.
Hiçbir soruma cevap bulamadan, zaman ilerliyor.
Panik.

Kendime verdiğim sözleri teker teker çiğnememe neden olan birisi, birileri giriyor hayatıma ve ben yine geç kalıyorum o birilerine.
Çoktan geç kaldığım, asla yetişemeyeceğim insanlara ulaşmaya çabalarken, bana yetişmeye çalışanlardan uzaklaşıyorum. Asla bitmeyecek bir döngü bu. Lanetli bir paradoks. Sonu olmayan bir yol.
18. yaş güneşi üstüme bir karabasan gibi çökerken, tutunacak bir el, bir dal, herhangi bir şey arıyorum,
ama bulamıyorum,
çünkü y i n e geç kalmışım. yine.

Hayatıma giren her insanda, eskilerden parçalar arıyorum. Hayatıma giren her insan, yetişemeyeceğim o birilerine dönüşüyor, çünkü o “eskilere” ulaşmaya çabalamayı çok geç bırakıyorum ve hayatıma giren her yeni insan, o eskilerden birine dönüşene dek bunun farkına varamıyorum. Zaman ilerliyor.
Panik.

Hem ne zaman Kasım’ın iki haftasını geride bıraktık?
Ne zaman “18. yaşıma girdiğimde çok büyük olcam ben, büyük abla olcam.” dediğim ilkokul senelerini göz açıp kapayıncaya kadar geçtik?
Merhaba, 7 yaşım. 18 oldun, ama büyük abla olamadın. Çok şey başardın, ama hep bir şeylere geç kaldın.

Kim bilir, belki başkalarına geç kalan birisiyle aynı anda geç kalıyor oluruz da birbirimize yetişiriz?
Kim bilir?
Kim?
Bilir?

2017 Eylül Günlüğü

Bu ay ne okudum?
Tesirsiz Parçalar, Ali Lidar
Twitter çıkışlı kitaplar gibiydi, okurken resmen acılar içinde kıvrandım. Sevdiğim bir veya iki şiiri, yine bir veya iki denemesi vardı sadece. Almayın. Okumayın.

Ruh Adam, Hüseyin Nihal Atsız
Bu tarz tarih temalı romanları normalde pek sevmem, ancak Ruh Adam’a bayıldım. Ayrıca içeriği bana göre oldukça felsefi ve psikolojikti. Psikolojik demişken, bu türde yazılan kitapları okumak bana ayrı bir zevk verir; Ruh Adam ise bu zevkin doruk noktasını yaşattı desem yeridir. Kitapta, Hüseyin Nihal Atsız’ın eleştirildiği ideolojik yönüne çok rastlamadım. Kadınlar üzerine karakterler aracılığıyla yazdıkları beni aşırı derecede rahatsız etti. Kitabın sevmediğim tek tarafı buydu. Ayrıca savaş ve askerlik konusundaki düşüncelerimiz de pek uyuşmuyor ancak rahatsız edici bir boyutta değil; olaya sadece fikir ayrılığı olarak bakıyorum.
Alın. Okuyun. Acilen.

Bu ay ne izledim?
Dağ 1&2 (Alper Çağlar)
Tavsiye üzerine izlediğim bu filmlere ba yıl dım. Ben ki film izlememek için kırk takla atan insan, bir günde ikisini de izledim ve hayran kaldım. Film süresince yapılan göndermeler, konunun işleniş şekli vs, her şeyiyle mükemmeldi. Aksiyon&savaş filmlerini seviyorsanız öneririm. Ayrıca Alper Çağlar “Börü” adında bir dizi çekmeye başlamış, sabırsızlıkla bekliyorum!
Benim için “Cehennem Melekleri” serisi bu türün efsaneleri arasında olsa da ikinci sıraya Dağ’ı gönül rahatlığıyla koyuyorum 🙂

Shameless
Yine tavsiye üzerine Shameless’a başladım ama uzun bir süre devamını getiremedim. Çok fazla bilinen ve herkesin ağzına tabiri caizse “sakız” olmuş dizilerden/filmlerden/kitaplardan zevk alamıyorum. Sırf bu yüzden Sherlock’un son sezonunu yüzyıllardır izleyemiyorum. :((

Suikastçı/American Assassin (Michael Cuesta)
En yakın arkadaşımla izlediğim bir filmin kötü geçmesinin imkanı yoktu, ancak her şeyi bir kenara koyup baktığımızda bile film başlı başına çok güzel. Mükemmel demiyorum, arkadaşımla rahatsız olduğumuz bazı hassas noktalar vardı -Türklerin, daha doğrusu Müslümanların terörist olarak gösterilmesi gibi-. Fakat filmin kendine özgü olumlu yanları da yok değildi. Oyuncuların, bulundukları ülkenin dilinde konuşmaları hoşuma gitti, her ne kadar Dylan O’brien “sür” (Bildiğimiz Türkçe bir kelime, “Yönetip yürütmek” anlamındaki “sürmek” mastarının emir çekimli hali) derken ben “sir” (İngilizce bir kelime, beyefendi, bayım, efendim gibi anlamları var; “sör” diye okunur) diyor sansam da…

Bu ay hangi uygulamaları keşfettim?
Zenly
Şehir dışında okuyan arkadaşlarınızı anı anına takip etmek istiyorsanız yükleyin arkadaşlar, daha da bir şey demiyorum. 🙂

Buluttan
Facebook üzerinden de takip ettiğim, hava durumu tahminleri yapan “Buluttan Bildiriyor” sayfasının sahibinin kurduğu bir uygulama. Hazır havalar da soğumaya başlamışken yüklemenizi şiddetle tavsiye ederim.

Phonto
iOS11 ile ortadan kalkan “soluk efekt” herkesi ziyadesiyle üzdü. Bu uygulamada aynı efekti “Fade” adı altına bulabilirsiniz.

Bu ay ne dinledim?
Bu ay en çok dinlediğim şarkılara buradan ulaşabilirsiniz. Ayrıca dinlediğim Türkçe şarkılarla oluşturmaya başladığım “bir adın kalmalı geriye,” adlı şarkı listesine de bakmanızı öneririm.

Bu ay Oscar and the Wolf’un yeni albümü çıktı. Şarkıların hepsi birbirinden güzel ancak benim en çok sevdiğim “Queen” oldu. Nedenini tahmin etmek çok da zor olmasa gerek. 🙂 İstanbul’da konser vermelerini sabırsızlıkla bekliyorum. Geçtiğimiz konserlerine, konserde tek olacağım için gitmemiştim ancak bu yeni şarkılarıyla gönlümü bir kez daha öyle bir çeldiler ki tek gitmek umurumda değil. Tabii benimle gelmek isterseniz tekliflerinize açığım:)))

Albümün tarzı tipik bir Oscar and the Wolf müziği; ancak aynı zamanda çok farklı da. Eskiden daha ağır melankolik şarkılar yaparken şimdi ağırlık müziğe, özellikle ritme verilmiş.

Bu ayın 25’inde okulum başladı. Ayrıca bir yazı yazacağım ancak kısaca bahsetmek gerekirse, oryantasyon gününde dersler başladı ve hazırlık e sınıfı olarak 4 saat ders işledik. Lisede GSÜ’nün hazırlığının ağır olduğunu İngilizce hocamdan öğrenmiştim ancak itiraf etmek gerekirse bu kadarını beklemiyordum. Maalesef ki vaktimin çoğu yollarda geçiyor, kalan vaktimi ders çalışmaya ayırıyorum ancak bu sefer de uykumdan kısmak zorunda kalıyorum. Yakın zamanda çözüme kavuşturmaya çalıştığım bir konu kendisi ancak zaman gösterecek.
11. sınıf dışında lise hayatımın hiçbir senesinde okula isteyerek gitmemiştim, ancak şu an çektiğim tüm zorluklara rağmen okulun kapısından içeri adımımı attığım anda dünyanın en mutlu insanı haline geliyorum. 6 sene çoğu zaman gözümde büyüyor ancak gün geçtikçe bu süre beni daha az rahatsız etmeye başladı.
Dediğim gibi okulla ilgili bir yazı yazacağım, aklımda bölümlere (fm, tm, ts, dil) dair yazılar yazmak gibi bir fikir de var. Vaktim oldukça hepsini halletmeye çalışacağım. Beklemede kalın!