2017 Kasım Günlüğü

Bu ay ne okudum?
Ölüm Emri, James Dashner
Bu seriyi Ekim ayında bitirmeyi kafama koymuştum ancak taşındığım için ne ders çalışmaya ne de kitap okumaya vakit bulabildim. Diğer kitaplara göre hiç sarmadığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Yazılmak için yazılmış gibi geldi ancak olay kurgusu hakkında daha çok şey öğrenmek ve okumak güzeldi. Elinizde varsa okuyun ama ayrıca satın almaya gerek yok bence. Buna vereceğiniz parayla çok daha güzel kitaplar alıp okuyabilirsiniz.

Günaydın Şiir, Fikret Kuşçuoğlu
Kitapta çok farklı türde yazılmış şiirler mevcuttu, bu yüzden genel olarak bir yorum yapamayacağım. İçerisinde hiç sevmediğim, toplumcu anlayışla yazılan şiirler de vardı, bayılarak okuduğum lirik şiirler de. Ancak “kesinlikle okuyun!!!” diyemeyeceğim maalesef.
“Herkes koşuyor sevdiğine, bir sen gelmiyorsun
Bir sen bilmiyorsun, darmadağın halimi
Bir sen görmüyorsun” (Bir Rüzgar Eser)
“Koskoca İstanbul’da, bir başıma kalmışım” (Her Saat)

Hipnozcu, Richard Bach
Richard Bach, şu hayatta tüm mal varlığımı kitaplarına yatırabileceğim sayılı yazarlardan. Martı’yı okuduysanız kalemine aşinasınızdır. Felsefi konuları; insanı bir an bile sıkmadan, ufku alabildiğine genişleterek ve insanda bir şeyleri sorgulama ihtiyacı hissettirerek mükemmel bir şekilde işliyor.
Hipnozcu’da da durum farklı değildi. İhtimaller, kabullendiğimiz ve reddettiğimiz önermeler, çevremizdeki evreni aldığımız kararlarla bizim yarattığımız ve buna benzer konular yer almıştı.
Martı Jonathan Livingston ve Mavi Tüy: Gönülsüz Bir Mesihin Serüvenleri gibi Hipnozcu da favori kitaplarım arasında ilk sıralara yerleşti.

Yaz Kılıcı, Rick Riordan
Aslında Thor’un Çekici’ne, yani serinin ikinci kitabına başlayacaktım ancak ilk kitabı okuyalı 1.5 sene oldu ve ben olaylardan hiçbirini hatırlayamadım. Bu yüzden tekrar okuyayım dedim ve gerçekten, ufak tefek şeyler dışında hiçbir şeyi hatırlamıyorum…
Klasik bir Rick Riordan kitabı. Komik, aksiyonlu, komik, komik, ve aksiyonlu.
Fazla Türkçeleştirilen çeviri kitapları sevmem ancak Rick Riordan kitapları bu çevirileri ziyadesiyle kaldırıyor. Çevirmen ve editör gerçekten mükemmel bir iş çıkarmışlar. Türkçe esprileri kitaba serpiştirme konusunda alkışı hak ediyorlar, umarım diğer kitaplarda çevirmen&editör ikilisi değişmez de kitapları Cehennem Makineleri serisinde olduğu gibi sinir krizleri geçirerek okumayız…

Ayrıca, üzgünüm, size layık bir edebiyat öğrencisi olamadım, 18 yaşında HALA fantastik kitap okuyorum. Üniversite yerine anaokuluna başladım sanki…

Milk and Honey, Rupi Kaur
Kitabı rastgele gördüğüm bir alıntı sayesinde yıllardır okumak istiyordum. (“the thing about writing is i can’t tell if it’s healing or destroying me.”)
Bildiğim kadarıyla Pegasus yayınları kitabı çevirmiş ancak ben Pegasus’a o kadar para vermeyeceğim ve İngilizcesi varken Türkçeye çevrilmiş halini okumayacağım için telefonuma PDF olarak indirdim ve öyle okudum. Dili zor değil, arada bir sözlüğe bakma ihtiyacı duyuyor insan ancak on sayfada bir kelime falan…
Eskisine nazaran şiir kitaplarına daha çok yer verdiğim şu dönemde böyle bir şiir kitabıyla karşılaşmak çok iyi oldu. Şiddetle tavsiye ederim.
“he placed his hands
on my mind
before reaching
for my waist
my hips
or my lips
he didn’t call me
beautiful first
he called me
exquisite”

Müzik köşesi
Yüzyüzeyken Konuşuruz Konseri, IF Performance Beşiktaş
En yakın arkadaşımla birlikte gittiğim ilk konser unvanını aldı. Eve ulaşım problemim yüzünden erken çıkmak zorunda kalsam da çoğu yönüyle mükemmeldi. Canlı izlenmesi gereken bir grup. Bunu her müzisyen, her grup için demem ancak konser performansları stüdyo kayıtlarından daha iyi olan nadir gruplardan biri Yüzyüzeyken Konuşuruz.
Lisede müzik öğretmenim sayesinde dinlemeye başlamıştım, bu vesileyle buradan kendisine bir kez daha teşekkür ederim beni Türk müziğinin bu yönüyle de tanıştırdığı için.
Bir kez daha konser yapsalar da gitsem:(((
“yoktu hiçbir beklentim
zaten olsaydı bile
ne farkeder”

2017 Ekim Günlüğü

Bu ay ne okudum?
Her Şey Seninle Başlar, Mümin Sekman
Kitabın herhangi bir bölümünün herhangi bir cümlesinde, kadını aşağılayıcı bir tavır takınılmışsa, benim gözümde o kitap çöptür. İsterse dünyanın en çok satan, en çok okunan, en çok sevilen kitabı olsun. Bu da o “çöp” kitaplardan birisi. Gerçi, kadını yerme eğilimi olmasa da çöp bir kitaptı, az sonra alıntılayacağım yerin olması çok da bir şeyi değiştirmedi.
“Hayallerimiz bizden Robert Frost’un ifadesiyle, ‘sınırlı bilgi ve yetersiz kanıtla hareket geçme cesareti’ ister. Hayallerimiz burada bize kadınca bir kapris yapmaktadır: ‘Senin olacağımdan emin olmasaydın bile yine de peşimden koşar mıydın!’ Sanırım hayallerimizin de biraz öz güven sorunu var, kendini bize teslim etmeden önce sevildiğinden emin olmak istiyor!”
Çöp.

Tuğralar, Perişey; Enis Batur
Bir şiir kitabı hakkında nasıl yorum yapabilirim bilmiyorum, kendimi bu konuda söz söyleme yetisine sahip birisi olarak görmüyorum henüz. Ancak şiir okumayı seviyorsanız tavsiye edebilirim, şiir okumaya yeni başladıysanız da Tuğralar, Perişey için şiir dünyasında biraz daha vakit geçirmeniz gerektiğini düşünüyorum.

Zamanın Kısa Tarihi, Stephen Hawking
Dilci beynim kitabı anlamaya yetmedi. 40 küsürüncü sayfasında okumayı bıraktım, keşke bir nebze de olsa daha iyi anlayabilecek kadar zeki bir insan olsaydım, çok üzgünüm:(

Açlık, Knut Hamson
Sanat Topluluğu’nun okuma etkinliklerinden ilkinin kitabı olan Açlık’ı maalesef ki zamanında bitirip kitap hakkında yapılan söyleşiye katılamadım ancak kitaba tek kelimeyle bayıldım. Dürüst olmak gerekirse kendimi böyle bir kitap hakkında iki cümle de olsa eleştiri yazısı yazacak kadar yetkin birisi olarak görmüyorum; bu yüzden en kısa zamanda gidip okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.

Bu ay ne izledim?
Mahşer-i Cümbüş
En yakın arkadaşım ve oda arkadaşıyla birlikte Mahşer-i Cümbüş’ü izlemeye Kozzy’ye gittik. Öncesinde nasıl bir oyun olacağı hakkında pek bir fikrim yoktu; dolayısıyla beklentim de yoktu. Ancak oyunun başlamasıyla birlikte ben de gülmeye başladım ve bir ara gözlerimden yaşlar geldi. Oyunların teknik bölümleri dışındaki her şey doğaçlamaydı. Oyunculuk ve yaratıcılık on numaraydı. Şahsen ben bayıldım. Denk geldikçe (ve param oldukça tabii:)) gitmeyi düşünüyorum. Zor bir dönemden geçtiğim şu sıralarda resmen bir terapi görevi gördü benim için. Mutlaka gidin, izleyin.

Le Hérisson (Yaşamaya Değer), Mona Achache
Okulda Cep Sineması’nda izledik. Film kültürüm olmadığı için fazla bir şey söylemeyeceğim ancak o son neydi öyle… Gerçekten… Yarım saat boyunca ağzım açık gezdim ve kendime gelemedim.
Film adından da belli olduğu gibi Fransa’da geçiyor. Ana karakterler apartman görevlisi bir kadın, aynı apartmanda yaşayan ve doğum gününde intihar etmeyi düşünen küçük bir kız, ve apartmana sonradan taşınan Japon bir adamdan oluşuyor.
Sınıf farkına dikkat çekilmişti, ancak dediğim gibi filmleri yorumlayabilecek kadar çok bir bilgim yok maalesef. Genel hatlarıyla sevdiğim, ileride tekrar izleyeceğim bir filmdi. Tavsiye ederim.

2017 Eylül Günlüğü

Bu ay ne okudum?
Tesirsiz Parçalar, Ali Lidar
Twitter çıkışlı kitaplar gibiydi, okurken resmen acılar içinde kıvrandım. Sevdiğim bir veya iki şiiri, yine bir veya iki denemesi vardı sadece. Almayın. Okumayın.

Ruh Adam, Hüseyin Nihal Atsız
Bu tarz tarih temalı romanları normalde pek sevmem, ancak Ruh Adam’a bayıldım. Ayrıca içeriği bana göre oldukça felsefi ve psikolojikti. Psikolojik demişken, bu türde yazılan kitapları okumak bana ayrı bir zevk verir; Ruh Adam ise bu zevkin doruk noktasını yaşattı desem yeridir. Kitapta, Hüseyin Nihal Atsız’ın eleştirildiği ideolojik yönüne çok rastlamadım. Kadınlar üzerine karakterler aracılığıyla yazdıkları beni aşırı derecede rahatsız etti. Kitabın sevmediğim tek tarafı buydu. Ayrıca savaş ve askerlik konusundaki düşüncelerimiz de pek uyuşmuyor ancak rahatsız edici bir boyutta değil; olaya sadece fikir ayrılığı olarak bakıyorum.
Alın. Okuyun. Acilen.

Bu ay ne izledim?
Dağ 1&2 (Alper Çağlar)
Tavsiye üzerine izlediğim bu filmlere ba yıl dım. Ben ki film izlememek için kırk takla atan insan, bir günde ikisini de izledim ve hayran kaldım. Film süresince yapılan göndermeler, konunun işleniş şekli vs, her şeyiyle mükemmeldi. Aksiyon&savaş filmlerini seviyorsanız öneririm. Ayrıca Alper Çağlar “Börü” adında bir dizi çekmeye başlamış, sabırsızlıkla bekliyorum!
Benim için “Cehennem Melekleri” serisi bu türün efsaneleri arasında olsa da ikinci sıraya Dağ’ı gönül rahatlığıyla koyuyorum 🙂

Shameless
Yine tavsiye üzerine Shameless’a başladım ama uzun bir süre devamını getiremedim. Çok fazla bilinen ve herkesin ağzına tabiri caizse “sakız” olmuş dizilerden/filmlerden/kitaplardan zevk alamıyorum. Sırf bu yüzden Sherlock’un son sezonunu yüzyıllardır izleyemiyorum. :((

Suikastçı/American Assassin (Michael Cuesta)
En yakın arkadaşımla izlediğim bir filmin kötü geçmesinin imkanı yoktu, ancak her şeyi bir kenara koyup baktığımızda bile film başlı başına çok güzel. Mükemmel demiyorum, arkadaşımla rahatsız olduğumuz bazı hassas noktalar vardı -Türklerin, daha doğrusu Müslümanların terörist olarak gösterilmesi gibi-. Fakat filmin kendine özgü olumlu yanları da yok değildi. Oyuncuların, bulundukları ülkenin dilinde konuşmaları hoşuma gitti, her ne kadar Dylan O’brien “sür” (Bildiğimiz Türkçe bir kelime, “Yönetip yürütmek” anlamındaki “sürmek” mastarının emir çekimli hali) derken ben “sir” (İngilizce bir kelime, beyefendi, bayım, efendim gibi anlamları var; “sör” diye okunur) diyor sansam da…

Bu ay hangi uygulamaları keşfettim?
Zenly
Şehir dışında okuyan arkadaşlarınızı anı anına takip etmek istiyorsanız yükleyin arkadaşlar, daha da bir şey demiyorum. 🙂

Buluttan
Facebook üzerinden de takip ettiğim, hava durumu tahminleri yapan “Buluttan Bildiriyor” sayfasının sahibinin kurduğu bir uygulama. Hazır havalar da soğumaya başlamışken yüklemenizi şiddetle tavsiye ederim.

Phonto
iOS11 ile ortadan kalkan “soluk efekt” herkesi ziyadesiyle üzdü. Bu uygulamada aynı efekti “Fade” adı altına bulabilirsiniz.

Bu ay ne dinledim?
Bu ay en çok dinlediğim şarkılara buradan ulaşabilirsiniz. Ayrıca dinlediğim Türkçe şarkılarla oluşturmaya başladığım “bir adın kalmalı geriye,” adlı şarkı listesine de bakmanızı öneririm.

Bu ay Oscar and the Wolf’un yeni albümü çıktı. Şarkıların hepsi birbirinden güzel ancak benim en çok sevdiğim “Queen” oldu. Nedenini tahmin etmek çok da zor olmasa gerek. 🙂 İstanbul’da konser vermelerini sabırsızlıkla bekliyorum. Geçtiğimiz konserlerine, konserde tek olacağım için gitmemiştim ancak bu yeni şarkılarıyla gönlümü bir kez daha öyle bir çeldiler ki tek gitmek umurumda değil. Tabii benimle gelmek isterseniz tekliflerinize açığım:)))

Albümün tarzı tipik bir Oscar and the Wolf müziği; ancak aynı zamanda çok farklı da. Eskiden daha ağır melankolik şarkılar yaparken şimdi ağırlık müziğe, özellikle ritme verilmiş.

Bu ayın 25’inde okulum başladı. Ayrıca bir yazı yazacağım ancak kısaca bahsetmek gerekirse, oryantasyon gününde dersler başladı ve hazırlık e sınıfı olarak 4 saat ders işledik. Lisede GSÜ’nün hazırlığının ağır olduğunu İngilizce hocamdan öğrenmiştim ancak itiraf etmek gerekirse bu kadarını beklemiyordum. Maalesef ki vaktimin çoğu yollarda geçiyor, kalan vaktimi ders çalışmaya ayırıyorum ancak bu sefer de uykumdan kısmak zorunda kalıyorum. Yakın zamanda çözüme kavuşturmaya çalıştığım bir konu kendisi ancak zaman gösterecek.
11. sınıf dışında lise hayatımın hiçbir senesinde okula isteyerek gitmemiştim, ancak şu an çektiğim tüm zorluklara rağmen okulun kapısından içeri adımımı attığım anda dünyanın en mutlu insanı haline geliyorum. 6 sene çoğu zaman gözümde büyüyor ancak gün geçtikçe bu süre beni daha az rahatsız etmeye başladı.
Dediğim gibi okulla ilgili bir yazı yazacağım, aklımda bölümlere (fm, tm, ts, dil) dair yazılar yazmak gibi bir fikir de var. Vaktim oldukça hepsini halletmeye çalışacağım. Beklemede kalın!

2017 Ağustos Günlüğü

Bu ay ne okudum?
Marslı, Andy Weir
Keşke kitapta geçen tüm terimleri ve betimlemeleri anlayacak kadar zeki ve kültürlü bir birey olsaydım…
Astronomi temalı, her yerinden bilim akan bir kitaptı. Tek kelimeyle bayıldım; ve daha önce okumadığıma kitabın her sayfasında pişman oldum.
Konusundan kısaca bahsetmek gerekirse, Mars’a Ares 3 görevi adı altında giden bir grup astronot, öngöremedikleri bir fırtına yüzünden dünyaya geri dönmek zorunda kalıyorlar. Fırtınanın içinden araca doğru yürürlerken mürettebattan birisi yaralanıyor ve geri kalan astronotlar onun öldüğünü düşünüp dünyaya onsuz dönmek zorunda kalıyorlar. Fakat gerçek tam tersi; Mark Watney bir şekilde hayatta kalıyor ve ilk başta umutsuzluğa düşse de kendini toparlayıp hayatta kalma ve Dünya’ya geri dönme planları yapmaya başlıyor. Bir süre sonra NASA da Mark’ın hayatta kaldığını fark ediyor ve geri dönüş planında ellerinden geldiğince iş birliği yapmaya çalışıyorlar. Ancak bu o kadar da kolay olmuyor, malum, Dünya ve Mars arasında iletişim sağlamaya çalışıyorlar. Karşılarına sürekli engeller çıkıyor ve hem NASA hem de Mark, bu engelleri aşmak için her şeylerini ortaya koyuyorlar.
Ben kitabı birkaç sene sonra tekrar okumayı düşünüyorum, hem astronomi hem de teknoloji konusundaki bilgi birikimim biraz daha artarsa kitabı daha bir zevkle okuyacağım kanısındayım.

Marslı dışında “İki Şehrin Hikayesi”ni okumaya çalıştım ancak şu sıralar beynimin içi o kadar dolu ki okuduğum/yaptığım hiçbir şeye odaklanamıyorum. İki Şehrin Hikayesi, sakin kafayla okuduğumda aşık olacağım bir kitap, bunu ilk 80 küsür sayfasından bile anlayabiliyorum; bu yüzden zorlamayıp başka bir zamana bıraktım.

Bu ay ne izledim?
Marslı
Kitapla paralel gitmeye çalıştıkları apaçık ortada ancak eksik kalan çok şey vardı. Bu konuda hayal kırıklığına uğramadım desem yalan söylemiş olurum. Ancak sırf bu yüzden filmi “çöp” kategorisine sokacak değilim çünkü ortaya konulan emek gerçekten çok büyük. Film izlemeyi çok seven bir insan değilim ancak Marslı beni kalbimden vurdu. Her şey o kadar gerçekçiydi ki…
Yine de izlemeden önce kitabı okumanızı tavsiye ederim çünkü kitaplar her zaman için daha iyidir. 🙂

Bu ay hangi uygulamaları keşfettim?
SNOW
Snow, genellikle Uzak Doğuluların kullandığı bir fotoğraf uygulaması. Snapchat’in daha çok fotoğraf odaklı hali diyebiliriz; ve kesinlikle Snapchat’ten bin kat daha kullanışlı.

Bu ay ne dinledim?
Ağustos ayında keşfettiğim şarkılara 2017 ağustos linkinden ulaşabilirsiniz!

Yazının “eğlence” temalı köşesi bu kadardı. Şimdi de biraz özel hayatımdan bahsetmek istiyorum.
24 Temmuz’da reşit oldum. Hayır, reşit olunca boyum uzamadı ve hayır, sırf reşit oldum diye hayatımda çok büyük somut değişiklikler yaşamadım, ama artık kimsenin sorumluluğu altında olmamak bile başlı başına en büyük değişikliklerden birisi bence.
En basitinden artık devlet dairelerinde mekik dokuma işi bana düştü. Dünyanın en stres dolu ve sıkıcı işleri, evet, ama büyüdüğümü ve artık ebeveynlerimden tamamen ayrılmış bir birey olduğumu hissediyorum. Bu da bana ayrı bir öz güven veriyor.

Üniversite sonuçlarının açıklanmasıyla hayatım hiç beklediğim bir şekilde 180 derece yön değiştirdi. 17 Haziran 4.30’dan beri gerçekleşeceğine %100 emin olduğum senaryo gerçekleşmedi ve ÖSYM Galatasaray’ı kazandığımı söyledi. Kendimi kazanamayacağıma o kadar çok şartlamışım ki, kayıt olmaya gidene kadar bu inanamamazlık durumu sürdü.
11. sınıftan beri istediğim ve uğruna 1.5 senemi harcadığım bölümü ve üniversiteyi kazandım. Yeterince emek verildiğinde başarılmayacak hiçbir hedefin olmadığını tecrübe ettim. 2 senedir süregelen şanssızlığımın kırıldığını hissediyorum artık. Olmama ihtimali yüksek diye hayal kurmayı, hedef koymayı, plan yapmayı bırakmıştım ama şu an 2017’nin geri kalanını planlamış durumdayım. Gerçekleşmemesinden korkmak yerine gerçekleşmesi için çabalıyorum çünkü başka türlü olmuyor; hiçbir şey önümüze hazır olarak gelmiyor. Bir kere denedikten sonra hemen pes etmek de artık bana yakışmıyor, buna inanıyorum.
Okulun başlaması ile yarım bıraktığım İngilizce kursuma devam edip sertifikamı alacağım; ayrıca Ekim ayı içerisinde babamın yanına taşınmış olacağım. Biricik parabataimin de dediği gibi, her şey güzel olacak.
Parabatai demişken, kendisi İstanbul’a geliyor. Şansımın açıldığından bahsederken boş konuşmuyordum. Beş sene içinde yalnızca iki kez buluşabilmiştik ancak iki hafta sonra istediğimiz her an birbirimizi görebileceğiz, söylerken bile mutlu oluyorum.
En yakın arkadaşlarımdan biri İzmir’e, diğeri Kayseri’ye gidiyor, ki bu durum kalbimi kırıyor ancak bunun ikisi için de en iyisi olduğuna dair inancım tam. Hem Skype ve Facetime ne güne duruyor değil mi? Ayrıca İstanbul’da olsalardı bile çok sık görüşemezdik çünkü hepimiz okulla ve kendi hayatlarımızla çok meşgul olurduk, ve hayır şu an kendimi teselli etmiyorum…
Eylül günlüğünde görüşmek üzere, au revoir!

2017 Temmuz Günlüğü

Bu ay ne okudum?

Olur Böyle Boktan Şeyler, Rick Springfield

Her ne kadar kitabın başından ortasına kadar hiçbir şekilde yazarın yarattığı dünyanın içine giremesem de, son sayfaları sayesinde Olur Böyle Boktan Şeyler favori kitaplarım arasına girdi. Dışarıdan bakıldığında “çerez kitap” kategorisine rahatlıkça sokulabilecek -ki yazarın bir müzisyen olduğunu da ele alırsak bu hareket hiç de garip kaçmaz- ancak okuma sırasında ve okunduktan sonra dünyanın ve insanlığın gidişatı üzerine detaylı bir şekilde düşünmemize yol açacak felsefi yönü de oldukça güçlü bir kitap.
İntihar etmeyi düşünen bir adamın, bir kitapçıdan içinde Tanrı’nın numarasının yazdığı “Muhteşem Titreşim” adlı bir kitabı çalmasıyla her şey başlıyor. Bobby, veya Horatio, tesadüf eseri (?) iki kişiyle daha tanışıyor ve bu insanlarda da aynı kitaptan olduğunu öğreniyor. Tanrı’yla yaptıkları telefon konuşmaları ve karakterlerin yaptıkları seçimlerle kendilerini İskoçya’da buluyorlar. Loch Ness Nehri Canavarı’nın varlığına inanan Horatio, karakterlerden bir diğeri olan Alice ile nehre gitmek istiyor. Nehirde yaptıkları gezi sırasında nitekim canavarı da görüyor, ancak bu olaydan sonra Alice ve Horatio tüm dünyayı ilgilendiren bir karar vermek zorunda kalıyor.
Ben kitaba goodreads’te 5/5 verdim. Anlatılması pek mümkün bir kitap değil çünkü spoiler* verme ihtimalim %150 gibi bir oran 🙂 Son olarak, kitap süresince Horatio’nun gençliğine yapılan geri dönüşler insanı biraz rahatsız edebiliyor, okuyacaksanız aklınızda bulundurun derim.
“Doğruluk, denge ve adalet nerede? Belki de böyledir işte. Yaşam adil falan değildir.”


Labirent: Son İsyan, James Dashner

“Please, Tommy. Please.”
Kitap hakkında söyleyebileceğim pek bir şey yok; kendisi Labirent serisinin 3. kitabı olduğundan dolayı konusunu anlatırsam spoiler vermiş olurum. Serinin genelinden bahsetmem gerekirse eğer, Işıl adlı insan yapımı bir virüsün dünyaya yayılması sonucu bu hastalığa yakalanan insanlar yavaş yavaş delirmeye başlıyor. İSYAN da bu hastalığa karşı güçlerini birleştiren ülkelerin oluşturduğu bir kuruluş. Tedaviyi bulmak için seçtikleri gençleri çeşitli zorlu testlerden geçiriyorlar ve çoğu genç bu testler sonucunda ölüyor. Kalanlar ise İSYAN’a hayatları pahasına güvenmemeye başlıyor ve kuruluşu yok etmek için uğraşıyor.
Seri boyunca karakterlerin duygusal değişimleri beni en çok rahatsız eden konulardan birisiydi. Belki de bu düşüncemde haksızımdır, çünkü normal bir insanın dayanamayacağı kadar psikolojik ve fiziksel baskıya maruz kalıyorlar. Ancak bu, x karakterinin z karakterinden ölesiye nefret ettiğini söylediği halde, z karakterini gördüğünde yumuşamasına pek uygun bir açıklama getirmiyor.
Distopya, okumayı çok sevdiğim bir tür sayılmaz. Modern eserlerden Labirent dışında sadece Efsane serisini okudum ve ikisini de sevdim ancak konu ütopya/distopya olduğunda modern edebiyattan çok klasiklere yönelmek gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden kapsamlı bir karşılaştırma yapamayacağım ancak tavsiye edebileceğim bir seri.

Sonsuz Ruh, Jodi Meadows
Ruhsuz serisinin son kitabı Sonsuz Ruh, kalbimi o kadar çok kırdı ki hakkında konuşmayı reddediyorum.
Reenkarnasyon vb. konular ilginizi çekiyorsa ve fantastik kitapları da seviyorsanız zevk alarak okuyacağınıza eminim. Seri boyunca bizi hayatın karmaşasında bir süre durdurup düşündürecek, felsefi yönü güçlü olaylar ve konuşmalar gerçekleşiyor. Sanırım favori serilerimin arasına girmesini sağlayan da serinin bu yönü oldu.

Bakarsın Bulutlar Gider, Silvia Avallone
İtalya’nın bir köşesinde yer alan küçük bir kasabadaki insanların hayatlarından bir kesit anlatılıyor kitapta. Goodreads’te 4/5 verdim, puanı kırmamın sebebi ise kitabın %80’inde insanların durumu anlatılırken, geriye kalan son %20’lik kısımda tüm olayların hızlıca anlatılıp geçilmesiydi, kitap hakkında sevmediğim tek özellik bu oldu.
Onun dışında kitap kapağında değinildiği gibi gerçekten de özgür ruhlar için yazılmış bir kitaptı. Sahip olduğum aileme ve her ne kadar başkaları tarafından kısıtlansa da özgürlüğüme şükrettim.
Her sene bir kez daha okunması gerektiğini düşünüyorum, başkalarının yaşadıklarına şahit olmadıkça -ister roman karakteri ister gerçek hayattan insanlar, fark etmez- özgürlüğün değerini anlamıyoruz çünkü.

Bu ay ne izledim?

13 Reasons Why/Ölmek İçin On Üç Sebep
Kitapların dizi/film olmalarını pek hoş karşılamıyorum çünkü -Harry Potter gibi az sayıda istisnalar dışında- eserin itibarını düşürüyorlar. Nitekim bu sefer de aynısının olduğunu düşünmüştüm ama yanılmışım. Dizide kitaptaki olayları esas alıyorlar ancak kendi yorumlarıyla izleyiciye aktarıyorlar. İkinci bir kitap olmadığı ve ilk sezonun kitapla paralel bittiğini düşünürsek ikinci sezonu beklemiyordum ancak anladığım kadarıyla Skins gibi bir gençlik dizisinin, ergen psikolojiyle kat be kat daha çok ilgilenildiği ve intihar, tecavüz, zorbalık ve benzeri konuların ilgi odağı olduğu bir versiyonunu yapmayı düşünüyorlar.
Diziyi izleme niyetiniz varsa öncelikle kitabı okuyun derim, çünkü ne olursa olsun kitaplar her zaman daha iyidir!

Death Note
Aylar önce izlemeye başlayıp yarım bıraktığım Death Note’a bu ay tekrardan başladım ve 3 günde 18 bölüm izleme gibi bir çılgınlık yapmama sebep oldu. Haikyuu!!’dan sonra bir animeyi bu kadar sevebileceğimi düşünmüyordum ama sahip olduğu ünü sonuna kadar hak ediyor. Animenin sonunda neler olacağını ta en başından bildiğim halde -fazla merak iyi bir şey değil arkadaşlar- soluksuz izliyorum.
Animede ölüm defterine sahip olan Light Yagami’nin dünyayı, sadece kendisinin izin verdiği iyi insanların yaşadığı bir yer haline getirme ve Tanrı olma isteğinin sonucunda gelişen nefes kesici olayları izliyoruz. Light insanları bu defter sayesinde öldürmeye başladığında polis de Light’ın, veya herkesin onu tanıdığı şekilde Kira’nın peşine düşüyor. Dedektiflik yetenekleri sorgulanamaz derecede mükemmel olan “L”, bu davaya girdikten sonra olaylar öngörülemez bir halde devam ediyor.
İlk başlarda L’den nefret edip tam bir Kira/Light hayranı olmama rağmen şu sıralar L’e olan sempatim katlanarak artıyor. Kira ile ilgili düşüncelerim şu an biraz karışık. Kendisi, sırf yakalanmamak için neleri yapabileceğini teker teker gösteriyor ve her bölümün sonunda kafamı biraz daha karıştırıyor.
Henüz 21. bölümdeyim, bazı sebeplerden dolayı iki haftadır izleyemiyorum ancak bitirdiğim zaman Ağustos günlüğüme küçük bir not olarak düşüncelerimi yazarım, sanırım. 🙂

Bu ay hangi uygulamaları keşfettim?

Pepapp
Aslında bu uygulamayı bu ay keşfetmedim ancak bu yazımda bahsetmek istedim çünkü uygulamanın kullanılırlığını ve işlevselliğini bu ay tam olarak anladım. Pepapp, regl günleriniz için kesinlikle on numara bir uygulama. Menstrual döngünüzü ve regl sürenizi girdikten sonra bir takvim oluşturuyor ve bu takvime göre bir sonraki regl döneminizi, doğurganlığınızın en az, en yüksek ve orta olduğu günleri size söylüyor. Bu takvimler tahmini olarak oluşturulduğu için doğruluk oranları kısmen düşebiliyor ancak siz regl olduğunuz günü işaretledikten sonra, uygulamayı kullanmaya ilk başladığınızda girdiğiniz regl sürenize göre takvimi oluşturuyor. Regliniz girdiğiniz süreden daha önce veya daha sonra bittiyse baz aldığı süre de buna göre değişiyor.
Ayrıca regl olmasanız bile her gün girip göz atmanızda fayda var çünkü bu süreç hakkında bizi bilgilendiren şeyler de var uygulamanın ana sayfasında. Kadınlar için bu zorlu dönemi atlatmakta bir numaralı arkadaş Pepapp, denendi, onaylandı!

Stretching Sworkit
Hayatıma tüm gün anime izleyip kitap okuyarak devam edemeyeceğimi anladığım zaman radikal bir değişiklik yapıp spor yapmaya karar verdim. Bu sayede bu uygulama ile tanıştım. Spordan önce sizin ayarladığınız süre çerçevesinde size ısınma/esneme hareketleri yaptıran bir uygulama. İçerdiği hareketler insanı gerçekten esnetip spora hazır hale getiriyor. Gerçi şu an için olayın asıl kısmına, spor yapmaya geçemedim, ısınıp bırakıyorum 🙂 Ancak bu uygulamanın kardeşi olan “Sworkit”i kullanmaya başlayacağım, büyük ihtimalle Ağustos Günlüğü’nde bahsederim.

UNUM
Düzenli bir Instagram kullanıcısıysanız ve profil düzeninize dikkat ediyorsanız tam sizlik bir uygulama. Atacağınız fotoğrafları önceden bir düzene sokup görünüşüne bakabiliyorsunuz. Ayrıca takipçilerinizin analizini de yapabiliyorsunuz; hangi gün hangi saatte ortalama kaç beğeni alıyorsunuz vs.


Bu Ay Ne Dinledim?

Bu ay dinlediklerime 2017 temmuz linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz. Şu sıralar büyük bir Uzak Doğu hayranlığı döneminden geçiyorum, bu yüzden şarkıların çoğunluğunu KPOP türü oluşturuyor. Mod yükseltmek için mükemmel şarkılar çünkü istemeseniz bile dans edesiniz geliyor!

*TDK “spoiler” kelimesine acilen Türkçe bir karşılık bulmalı…