saat 1:48, zaman geçiyor, tutamıyorum, tutunamıyorum

Saniyeler dakikalara, dakikalar saatlere, ve saatler günlere dönüştükçe içinde bulunduğum panik hali daha kötü bir şekle bürünüyor.
Hep bir şeyleri kaçırıyorum hissi, hep bir yerlere geç kalıyorum, birilerine geç kalıyorum hissi. Asla kurtulamadığım bu his, son zamanlardaki kabusum olurken bundan kurtulmak için elimden hiçbir şey gelmiyor.
Panik.

Zaman ilerliyor. O eski Kenan Doğulu şarkısında geçtiği gibi, “Ama karar ver, tutamıyorum zamanı.”. Tutamıyorum, tutamıyoruz. Bizden bağımsız gerçekleşen ve asla müdahale etme hakkımızın olmadığı tek oluş. Zaman.

Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz. İşe, okula, konsere, eve… Yetişmeye çalıştığımız şeyler bitmiyor, aynı zamanda yetişmeye çalışırken geç kaldığımız şeyler de katlanarak artıyor.
Panik.
Panik.
Panik.

Bir insan kendine bile geç kaldıysa, başkalarına nasıl yetişebilir ki zaten? “Sorumun karşılığını bilmiyor kimse.” diyor Ahmet Telli kulaklarımda. Ben de bilmiyorum.
“Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen, ömrümüzse karşılıksız sorulardı, hepsi bu.”

Son aylarım, cevabını veremediğim sorular sorarak ve cevabını veremediğim sorulara maruz kalarak geçiyor.
Son aylarım, 18. yaşımın üstüme aniden bindirdiği tonlarca kilo sorumluluk ve dertlerle birlikte, karşılığı olmayan sorulara karşılık arayarak geçiyor.
Zaman geçiyor.
Hiçbir soruma cevap bulamadan, zaman ilerliyor.
Panik.

Kendime verdiğim sözleri teker teker çiğnememe neden olan birisi, birileri giriyor hayatıma ve ben yine geç kalıyorum o birilerine.
Çoktan geç kaldığım, asla yetişemeyeceğim insanlara ulaşmaya çabalarken, bana yetişmeye çalışanlardan uzaklaşıyorum. Asla bitmeyecek bir döngü bu. Lanetli bir paradoks. Sonu olmayan bir yol.
18. yaş güneşi üstüme bir karabasan gibi çökerken, tutunacak bir el, bir dal, herhangi bir şey arıyorum,
ama bulamıyorum,
çünkü y i n e geç kalmışım. yine.

Hayatıma giren her insanda, eskilerden parçalar arıyorum. Hayatıma giren her insan, yetişemeyeceğim o birilerine dönüşüyor, çünkü o “eskilere” ulaşmaya çabalamayı çok geç bırakıyorum ve hayatıma giren her yeni insan, o eskilerden birine dönüşene dek bunun farkına varamıyorum. Zaman ilerliyor.
Panik.

Hem ne zaman Kasım’ın iki haftasını geride bıraktık?
Ne zaman “18. yaşıma girdiğimde çok büyük olcam ben, büyük abla olcam.” dediğim ilkokul senelerini göz açıp kapayıncaya kadar geçtik?
Merhaba, 7 yaşım. 18 oldun, ama büyük abla olamadın. Çok şey başardın, ama hep bir şeylere geç kaldın.

Kim bilir, belki başkalarına geç kalan birisiyle aynı anda geç kalıyor oluruz da birbirimize yetişiriz?
Kim bilir?
Kim?
Bilir?

bir yolculuğun sonu, ve bir diğerinin başlangıcı

4 sene önce hayatımı bu derece kökten değiştireceğini bilmediğim bir okula başlarken bu zamanları pek de hayal etmemiştim doğrusunu söylemek gerekirse. O zamanlar benim için lise, daha çok iki yüzlü insanla başa çıkacağım, daha çok arkadaş kazığı yiyeceğim ve daha çok insanla muhatap olmak zorunda kalacağım lanet bir yerdi. İlk üç senemi burada geçirip son senemde yurt dışına “kaçmayı” planlıyordum, ta ki hayatın gerçekleriyle yüzleşene dek.
Hayatta hiçbir zaman dost canlısı bir insan olmadım tahmin edersiniz ki. Benim çabam, diğerlerinin aksine, hep yalnız kalmaya yönelikti ancak ben insanlardan kaçtıkça hayat da karşıma hayatımda çok büyük değişiklikler yaratacak insanlar çıkarmaya devam etti, inatla.
Ben de inatla kaçmaya devam ettim, bu seneye kadar.
“Tüm insanlar aynı, hepiniz beni bırakıp gideceksiniz.” temalı savımı destekleyen birçok olay yaşadım lisede. En yakın arkadaşım dediğim insan, sevdiğim çocukla takıldı; arkadaş dediklerim arkamdan en çok konuşan insanlar oldu; aynı sınıfı paylaştığım insanlarla birbirimizden bir sene boyunca sebepsiz yere nefret ettik, vesaire vesaire.
Ben de sütten çıkmış ak kaşık değildim tabii ki de. Çevremdeki herkesi teker teker yüzüstü bıraktım, hepsinin güvenini boşa çıkardım. Kendime güvenmediğim için kimseyle tek kelime konuşmadan voleybolu bıraktım (ki son 1,5 senedir gördüğüm rüyaların-kabusların- %85’i bununla ilgiliydi), sevmediğim birisini seviyor diye arkadaşlarımla olan ilişkimi kestim, doğum günümü kutlamayı unuttu diye hayatta en değer verdiğim insanlardan birine sırtımı döndüm, sırf kişiliği benimkinin tam tersi diye sınıf arkadaşımdan nefret ettim.
İpin ucunu bırakmak istedim, hayatımda ilk -ve umarım ki son- kez hiçbir şeyin altından kalkamayacak kadar güçsüz olduğuma inandım, sonuçta ben kimdim ki? En yakın arkadaşım bile beni sırtımdan bıçaklamıştı.
Derken hiçbir şeyin bu kadar basit olmadığını fark ettim. Nerede, nasıl, ne zaman oldu, hiçbir fikrim yok. Beni ilk kez kendime getiren, gücümün farkında olmamı sağlayan şey neydi, kimdi, bilmiyorum. Ama bildiğim tek bir şey var ki, o zaman, 11. sınıfa geçtiğim yaz, kendime sürekli “bir kez daha” dediğimdi.
Ben hayatımda o kadar eğlendiğim başka bir yaz hatırlamıyorum. “En yakın arkadaş” sıfatını vermeyi yetersiz bulduğum, şu an benim için olduğu “şeyi” kimsenin anlayacağını sanmadığım parabataimle doğum günümde ilk kez buluştum, o gün ilk kez tek başıma şehir dışına çıktım ve hayatımda ilk kez o gün birisi bana dönme dolabın en üstünde hediye verdi.
Ben o yaz sorumluluklarımı, insanların gözündeki yerimi ve benden beklentilerini, hayattaki statümü, yapmam gerekenleri öğrendim, fark ettim. Sanırım 2015 yazı benim için bir “yeniden doğuş”tu. Ayrıca o yaz, dibe vurulduğunda orada çakılı kalınmadığını, yukarı çıkmaya başlanıldığını öğrendim. Ben aslında o yaz, kendimi ve hayatı öğrendim.
11. sınıf başladığında ise hayatımı değiştirecek insanlardan birisiyle çoktan tanışmıştım bile. Yanında kendim olabildiğim, her şeyimi paylaşabildiğim sayılı insanlardandı, ki hala öyle. İşin şaşırtıcı kısmı ise, kendisi bir zamanlar sırf kişiliği benimkinin tam tersi diye nefret ettiğim insandı. Nasıl böyle yakın arkadaşlar olduğumuzu ben bilmiyorum, sanırsam ki o da bilmiyor, ama zaten önemli olan bu değil. Önemli olan, önümüze çıkan engellerde hep birbirimizin arkasında olmamız, ve düştüğümüzde tutacak bir eli aramızda koskoca bir deniz olsa bile bulabilmemiz.
Hayatımı değiştiren diğer bir insanı da tanıdığım bir seneydi 11. sınıf. Kendisini 9’da pek tanımazdım, 10’da aynı sınıftaydık ve benden sonra saçlarını pembeye (kızacaksın ama o saç rengi pembeydi) boyattı diye hiç haz etmezdim, 11’de okuduğu bir kitap sayesinde arkadaşça konuşmaya başladık ve şu an aynı eve çıkma planları yapıyoruz. Azmi ve kararlılığıyla her zaman örnek aldığım, aklınıza gelebilecek her konuda akıl danıştığım ve triplerime katlandığı için kaç milyon kez teşekkür etsem bilemediğim bir insan haline geldi. Çiftli danslarda masada kös kös oturma derdim de bitti ayrıca, sağ olsun beni edebiyat hocamla bile dans ettirmiyordu neredeyse…
Tüm dönüm noktalarımda benimle birlikte strese giren, bir senede bana 17 senede öğrenemediğim şeyleri öğreten, İngilizce dersini tekrardan sevdiren (İngilizcemin iyi olması İngilizce dersini sevdiğim anlamına gelmez arkadaşlar), haftada 12 saati bulan dersleri lise müfredatıyla değil de, üniversitede olduğu gibi işleyen, 2 saatlik reading&writing sınavlarıyla kollarımızı kopartıp beyinlerimizi sulandıran ama bunların hepsini sadece ve sadece bizim için yapan, dünyanın en mükemmel insanıyla da 11. sınıfta tanıştım. Pes etmeme asla ve asla izin vermediği, tökezlediğim her anımda elimden tuttuğu, ve en büyük hayallerimden birisini gerçekleştirmem için yolumu açtığı için buradan bir kez daha minnetlerimi sunarım kendisine. Ne diploma töreninde verdiğim çiçekle ödeyebilirim hakkını, ne de başka bir şeyle.
Tüm bunların yanında, tekrardan sevebilmeyi de öğrendim 11’de. Ve “işte bu” dediğin insanın, okulun bahçesinde oturup futbol oynayanları izlerken de karşına çıkabileceğini… Bir insanın sesinde huzur buldum, bir insan yüzünden üzülüp o farkına varmasa bile ona küstüm, sonra tekrar barıştım kendimce. Kendimi ilk defa bir insan sayesinde güzel hissettim. İlk defa bir insana belli etmeden her anında yanında olmaya çalıştım, en büyük destekçisi olmak istedim, başaramadım belki ama en azından denedim. İlk defa birisini kendime sakladım, daha doğrusu saklamaya “çalıştım” çünkü bunu da beceremedim. Hayatımda ilk kez öyle güzel ve nadir bulunur bir arkadaşlık ilişkisine sahip oldum ki gidip de “seni hiçbir zaman sadece arkadaşım olarak görmedim” diyemedim. Sanırım ben arkadaşlık kavramının dünyadaki her şeyden üstün olduğunu da öğrendim.
Hayatta istediğim her şeyi elde edebileceğimi öğrendim. Herkes gittikten sonra bile o küçücük odada kalıp baş ağrımı yok saymaya çalışarak ders çalışırken, odamda yine baş ağrısı, yorgunluk, uykusuzluk, başaramama korkusu ve stres yüzünden ağlarken bile kalemi elimden bırakmayıp önümdeki kitaba yoğunlaşmaya çalışırken, “sen dilcisin yea matematik senin neyine” laflarını gülümseyerek geçiştirirken, sinirden ağlasam da o matematik sorularını çözmeye çalışarak, gerektiğinde en basit şeyi bile birilerine sorarak öğrendim bu hayatta istersem aşamayacağım engel olmadığını. Ne zaman bir şeyleri başardığımda sevinsem ve bu sevincimi başkalarıyla paylaşsam, kimsenin benim kadar şaşırmadığını çünkü bunun, benden zaten bekledikleri bir şey olduğunu gördüğümde fark ettim kapasitemi. Ve ben ilk kez bu sene hayatımda ipleri tamamen elime aldım ve bir şeyleri başarmak için kimseye ihtiyacım olmadığını, kendi başıma da hayatta istediğim şeyleri yapabileceğimi öğrendim.
Hayatımdan fazlalıkları silmeyi de öğrendim, yeniden, yeniden, yeniden. Bana destek olmak yerine bazı şeyleri içlerinde tutup artık tutamayacak seviyeye geldiklerinde kinlerini yüzüme kusan insanları tek kalemde silebilmeyi de öğrendim. Sanırım öğrendiğim şeyler arasında en çok gurur duyduğum bu oldu.
Her şeyde olduğu gibi bu macerada da yolun sonuna geldim. Pişmanlıklarım boyumu aştı şu son 4 sene içerisinde ama ben hepsinden bir ders çıkarmayı öğrendim. Heybeliada Anadolu Lisesi bana tahmin ettiğimden daha çok şey katmış, yeni fark ediyorum. Hakkımı aramayı öğretmiş en başında. Malum, HAL’de bir dilci olmak herkesin harcı değildir. Sınıf açılması için uğraş verirsin, sınıf açıldığı sene bölüm seçimlerinin bir sonraki sene olduğunu öğrenirsin ve manyak bir matematikçiyle uğraşırsın, bölüme geçtiğinde insanların “yatarak geçiyorsunuz” demeleriyle uğraşırsın (91 ortalamayı da yatarak yaptım evet aynen…), sonra pat! sınıfın kapanır, başındaki bin bir türlü dert yetmiyormuş gibi bir de bununla uğraşırsın. Kısacası, uğraşırsın.
Okula ilk başladığım zamanlar, bugün böyle bir yazı yazıyor olacağımı söyleseler bir yerlerimle gülerdim ama şimdi buradayız ve ben hayatta en nefret ettiğim şeylerden birisini yapıyorum. Veda ediyorum.
Vedalardan nefret ederim çünkü veda eden insanlar hiçbir zaman geri dönmedi.
Bu yüzden, elveda HAL, umarım geçtiğimiz seneye kadar olan zamanda kendine kazandırdığın değerleri kaybetmeyip o birlik duygusunu yaşatmaya ve kötülere karşı çıkmaya devam edersin.

Ütopya

İlkokul 4. sınıfta, her güne astronot olma hayaliyle uyanan bir kızken hayalini kurduğum dünya bu değildi.
Hayalini kurduğum dünyada sevgi vardı, kardeşlik vardı, dostluk vardı. En önemlisi, saygı vardı. Fakat büyüdüm. Aradan yıllar geçti, lise 4. sınıfa giden, her güne yazar olma hayaliyle uyanan bir kız oldum ve hayalini kurduğum dünya, benim ütopyam haline geldi.
Dünyanın nasıl bir yer olduğunu, her geçen gün neye dönüştüğünü, o günleri yaşarken anlamadım, bunların farkına varamadım ama şimdi dönüp arkama baktığımda, gerçeği çok net bir şekilde görebiliyorum. Distopya kitaplarından fırlamış bir hayatın içinde kendi kurmuş olduğu ütopyasında yaşayan bir kızdım. Yıllardan sonra değişmeyen şeylerden birisi de bu sanırım. Hala dünyanın bu kadar acımasız, bu kadar zalim, bu kadar kötü insanlarla dolu olduğunu kabul etmiyorum. Hala kendi kurduğum bir dünyada yaşıyorum.
Bilmiyorum, anlamıyorum, idrak edemiyorum. Bu açgözlülük, bu çekememezlik, bu kendini üstün görme neden? Neden sadece bir dakikalığına durup düşünmüyoruz ve şu an sahip olduğumuz her şeyin gelip geçici olduğunu, asıl önemli olanın saygı, sevgi, hoşgörü olduğunu anlayamıyoruz? Neden hep daha fazlasını istiyoruz? Neden hep daha fazla para, daha fazla ev, daha fazla araba, daha fazla kıyafet, daha fazla toprak, daha fazla petrol istiyoruz? Neden hep daha fazlasına sahip olmak için nefret ettiğimiz işlerde sevmediğimiz kişilerle birlikte çalışıyoruz? Neden daha fazlası için paramızı, ve böylece zamanımızı harcıyoruz?
Neden, neden zamanın hiç durmadan aktığını ve akmaya devam edeceğini, durduğunda ise her şeyin çok geç olacağını 2 kilogramlık beyinlerimiz algılayamıyor?
Paranın kölesi olmuşuz, para tarafından yönlendiriliyoruz ve para, sudan daha önemli hale geldi. “Neden?” diye sormaktan başka bir şey gelmiyor elimden.
Neden para olan mesleğe yönlendiriliyoruz? Neden sevdiğimiz işi yapamıyoruz? Neden hayatımızın sonuna kadar nefret ederek yapacağımız bir mesleği edinmek için 1 sene yarış atı gibi çalışıp, en az 4 sene eşek gibi okul okuyoruz ve hayatımızın en güzel senelerini sırf 5 kuruş para için heba ediyoruz?
Az parayla mütevazi ve huzurlu bir hayat yaşamak varken bu açgözlülük neden? Anlayamıyorum.
Anlamak da istemiyorum aslına bakarsanız.
Bazı şeylerin farkına daha bu yaşımda varmış olmanın mutluluğu ve huzuruyla, istediğim okul ve istediğim meslek için uyanıyorum her yeni güne.
Elimdekilerin kıymetini bilmeye ve daha fazlasını istememeye çalışıyorum. Toplumun dayatmalarına gözümü kapatıp, hayatıma öyle devam ediyorum. Kim ne der, diye düşünmek yerine istediğim her şeyi yapıyor, istediğim her şeyi söylüyorum ve belki o kadar param yok ama mutluyum ve bana göre en önemli şey de bu olduğu için çok güzel bir hayat sürüyorum.
“O elinden düşürmediğin kitapları okuyabilmen için de paraya ihtiyacın var, bilmem farkında mısın?” diyenlere gülüp geçiyorum artık çünkü onlar bilmiyorlar, anlamıyorlar.
Huzur diyordum, basit şeylerle mutlu olmayı bilirsek geri kalanın ne önemi var? Ha Adidas’tan eşofman almışsın, ha pazardan. iPhone’un olmuş, olmamış, ne fark eder? Zaten bence tek iyi yani kamerası, ki bunun da bir önemi yok artık çünkü insanlar kendi hafızaları ve kendi keyifleri için değil, popüler olmak için fotoğraf çekiyorlar.
Giden gelmiyor, elinizde kalanlar sadece yaşanmışlıkların verdiği mutluluk ve bölük pörçük hatıralar oluyor. Birlikte yapmak istediğiniz şeyler, yaptıklarınızdan daha fazla oluyor ve dediğim gibi, giden gidiyor. Bir daha sesini duyamıyorsunuz, elini tutamıyor, sarılamıyor, kokusunu içinize çekemiyor, size bağırışlarını, azarlamalarını bile özlüyorsunuz. Böyle şeylerin değerini o insan hayattayken bilemiyorsunuz çünkü sesini duyuyorsunuz, elini tutuyor, sarılıyor, kokusunu içinize çekiyorsunuz ve size her gün bağırıyor, sizi azarlıyor.
Sırf daha fazla para için, asıl önemli olan şeylere, anılar biriktirmeye ve sevginizi göstermeye vakit ayırmıyorsunuz çünkü para her şeydir, değil mi?
Parayla her şeyi satın alabilirsiniz, değil mi?
Alamıyorsunuz işte. Fiziksel olan hayati ihtiyaçlarınızı karşılıyorsunuz karşılamasına ama bunun duygusal, ve yokluğunda daha tahrip edici olan yanlarını düşünmüyorsunuz.
O kıyafeti almasan da olur mesela, dolabını açsan onun yerine giyebileceğin birçok şey bulabilirsin.
Ama o an, sadece bir kez yaşanıyor. Düne dönemiyoruz, yarına da gidemiyoruz. Sadece “şu an” var, ötesi berisi yok. O anı yaşamak zorundasın. O sevgiyi hissetmek, o kokuyu içine çekmek zorundasın çünkü satın alamayacağın, ve geçtiğinde bir daha asla geri getiremeyeceğin, sahip olamayacağın yegane şeyler bunlar.
Sevginin ne kadar güzel ve ne kadar büyük bir duygu olduğunu anlayamıyoruz. A kişisini seven B kişisiyle dalga geçiyoruz mesela. O zavallı A kişisi de dalga geçiyor. “Zavallı” diyorum çünkü benim kitabımda sevginin değerini bilmeyen herkes zavallıdır. Birisini seven, parası olmayan, her gün aynı şeyleri giymek zorunda kalan kişiler değildir zavallı olanlar; A kişileridir.
Konudan konuya atlıyorum, dünya o kadar kötü bir yer ve benim beynim söylemek istediklerimle o kadar dolu ki…
Sevgi diyorum, saygı diyorum her şeyden önce, mutluluk diyorum, huzur diyorum. Kendi benliğimizi kaybetmeden, paranın kölesi olmadan yaşadığımız bir dünya istiyorum ama sadece istemekle kalıyor, 4. sınıfta kurduğum ütopyamın içinde yaşamaya ve yazmaya devam ediyorum.

Zihnimin Uçurum Kenarı

Kelimelerimi bir düzene sokamıyorum. Bu yönüyle hayatıma çok benziyorlar.
Bir şeyler yapıyorum, evet, ama hangisini gerçekten kendim için yapıyorum?
Bilmiyorum.
Kelimelerim, bir araya gelmemeye ant içmişçesine, zihnimin uçurum kenarlarında dans ederek benimle adeta dalga geçiyorlar. Uzanıp yakalasam, düşerim. Kendi hallerine bırakmak ise beni daha çok yaralar.
Yazmak da öldürüyor insanı, yazmamak da.
Yazdıkça kendini tüketiyor insan. Yazmasa, düşünceleri kalbinde ve beyninde birikiyor… birikiyor… birikiyor… Koskocaman bir çığ olup boğuyor insanı, ama öldürmüyor. Süründürüyor.
İstiklal Caddesi’nde yürüyorum ama yapayalnızım. Böyle bir şey mümkün mü?
Mümkünmüş.
Çevremdeki insanlar,
maskelerini teker teker çıkartıyorlar,
veya maskelerini teker teker giyiyorlar,
hiçbirisi gerçek değil.
Kime, neye inanacağımı bilmiyorum. Kendi aklımdan bile şüphe ediyorum.
Dedim ya, İstiklal’de yapayalnız yürüyorum.
Kendimi ifade etmekte zorluk çekiyorum. Kelimelerim benimle dalga geçiyor. Uzanıp yakalasam da sonu aynı, yakalamasam da.
Ne yapmalı insan? Tüm değer yargılarından, inançlarından vazgeçip boş ama dingin bir yaşam mı sürmeli?
Her anı koşuşturma içinde geçen, dolu dolu ama hızlı bir yaşam mı?
Bilmiyorum. Düşüncelerimi de toparlayamıyorum. Tıpkı sözcüklerim gibi.
Kendimi soyutladıkça insanlar beni tutup çıkartıyorlar o çukurdan. Göz önünde bulundukça da o çukura geri itiyorlar.
Kendi hayatımın iplerini, kendi ellerimle teslim ediyorum insanlara. Alın, diyorum. Alın, ben kendi hayatımdan bir şey çıkartamadım, belki siz yaparsınız.
Sonra pişman olup geri istiyorum o ipleri ama insanoğluyuz işte, sahip olduğumuz şeyleri geri vermek istemiyoruz.
Peki, diyorum o zaman. Zaten ben de yorulmuştum kendimi kontrol etmekten. Kendi hayatımın oynandığı bir tiyatroda seyirci olmak istiyorum. Belki düşüncelerimi, kelimelerimi o zaman toparlayabilirim.
Ama dedim ya! Benimle dalga geçiyorlar!
İplerimi teslim ettiğim insanlar, beni zihnimin uçurum kenarlarına getirip, sallandırıyorlar. Sonra, en beklemediğim anda bırakıyorlar o ipleri. Tutunacak bir dal arıyorum düşerken, bulamıyorum…
Düşüyorum…
Düşüyorum…
Ve yine düşüyorum…
Etrafımdaki her şey birbirine giriyor. Hiçbir cismi seçemiyorum.
Korkuyorum, ama huzur doluyum.
Boş insan olmak böyle hissettiriyormuş, diyorum içimden.
Sonra yine düşüyorum…
Ayaklarım yere bastığı zaman, kendimi bambaşka bir dünyada buluyorum.
Kelimelerim, düşüncelerim…
Hiçbiri beni yalnız bırakmamış ben düşerken.
Bir araya gelmeleri için düşmem lazımmış demek ki, diyorum.
Hayatımın iplerini, kalemimin ele alması için bazı şeyler yaşanmalıymış.
Düşmeliymiş insan, yaralanmalıymış.
Düşmeliymiş, boşluğa düşmeli, iplerini teslim ettiği insanlar tarafından düşürülmeliymiş bu boşluğa.
Ayaklarım yere bastığı an, fark ediyorum ki, ben, ben olmuşum artık.
Çevremdeki insanların maskeleri beni rahatsız etmiyor, çünkü artık o maskelerin içlerini görebiliyorum. En derin arzularını, en büyük günahlarını, en yasak isteklerini… Hepsini görebiliyorum. Çünkü beni artık kalemim yönlendiriyor.
Sonra yine İstiklal’de buluyorum kendimi. Yine yalnızım.

Place of Women in Society&Feminism

İngilizce projem olan okul dergisi için yazdığım, kadınların toplumdaki yeri ve feminizm konulu denememi (?) sizlerle paylaşmak istedim. Türkçe’ye çevirmeye çalıştım ama senelerdir en berbat olduğum konu çeviri olduğu için tabii ki bu sefer de değişen bir şey olmadı. Zorlamayıp orijinal hali ile yayınlıyorum ama üşenmeyip üstünde çalışırsam Türkçe’sini de paylaşırım. Keyifli okumalar! 🙂

Society takes its shape from both women and men. Both sexes contribute to social process and take part in social life with their own characteristics. But because of women’s natural inclination for raising children and taking their care; social structures with jobs which regulated by genres; providing cultural roles and moulds to both women and men hindered women’s active participation in the social life and caused some inequalities. Democratic developments, rapid social changes, diversified occupations depending on industrilization took women out from homes to business life and made them an irreplaceable piece of economy. Women, from past to present, have faced with lots of issues as well as being important in society.

Atatürk believed that women should have social, political and civil rights. He stood up for women to take education and part in social, cultural and economical life with men. In Atatürk’s era, Turkish women gained rights such as starting a family, giving lessons at schools, choosing the jobs they want.
Atatürk greatly admired the support that the national liberation struggle received from women and praised their many contributions: “In Turkish society, women have not lagged behind men in science, scholarship, and culture. Perhaps they have even gone further ahead.”
In the mid-1930s, 18 women, among them a villager, were elected to the national parliament. Later, Turkey had the world’s first women supreme court justice.
In all walks of life, Atatürk’s Turkey has produced tens of thousands of well-educated women who participate in national life as doctors, lawyers, engineers, teachers, writers, administrators, executives, and creative artists.
“Everything we see in the world is the creative work of women.” says Atatürk.

As I said, all around the world, women have faced with issues but recently, the number of the issues we’ve been facing have increased. People talk about women rights all the time but unfortunately, they remain unfulfilled.
First of all, everyone in this world needs to understand that women are human beings just like men and we’re all equal in every way, there’s no difference between men and women.
Second, people have to stop making fun of feminism and feminists. We need feminism. We need gender equality. To me, there’s not a solvation from the disasters we’re having right now unless we equalise genders. Because nothing is meaningful if women and men don’t have the same rights. Because nothing is meaningful if men live with the best conditions while women live with the worst.

This is what it sounds like when people say “I don’t need feminism.”:
I don’t need feminism because:
I enjoy walking down the street afraid.
It’s okay that carrying my keys between my fingers is now a habit I am grateful for.
If women don’t want to be assaulted then they should just avoid buses, trains, streets, the internet, schools, grocery stores!
I
like being whistled at like a dog and dogs are adorable so I should take it as a compliment, right?
“NO” does indeed mean “convince me”.
Women shouldn’t become leaders. What happens when it’s “that time of the month”? They could start a war over a bad reason, and that’s a thing a man has never done.
Men should always carry the heavier things I can’t like a huge sense of entitlement and superiority.
If women want to be safe they should just not drink, stay covered up, stay indoors, and basically be invisible.
It’s okay that men are more disgusted with periods than they are with rape.
I am overjoyed when politicians take control of women’s reproductive decisions. It leaves us more time to write poetry.

I do need feminism because zero nations have achieved gender equality.

People shouldn’t be afraid of speaking up for their natural rights. Men who stand up for women’s rights shouldn’t be made fun of by the other men who don’t.
We’re living in the 21st century, we’re so modern, we have the best conditions ever, bla, bla, bla. Sorry, but I don’t want to have “the best conditions” when I can’t laugh in the street or when I can’t have fun with my friends late at night while my male friends do or when I’m jeered just because I bleed.

“Destroy the idea that men should respect women because we are daughters, mothers, and sisters. Reinforce the idea that men should respect women because we are people.”