2017 Ağustos Günlüğü

Bu ay ne okudum?
Marslı, Andy Weir
Keşke kitapta geçen tüm terimleri ve betimlemeleri anlayacak kadar zeki ve kültürlü bir birey olsaydım…
Astronomi temalı, her yerinden bilim akan bir kitaptı. Tek kelimeyle bayıldım; ve daha önce okumadığıma kitabın her sayfasında pişman oldum.
Konusundan kısaca bahsetmek gerekirse, Mars’a Ares 3 görevi adı altında giden bir grup astronot, öngöremedikleri bir fırtına yüzünden dünyaya geri dönmek zorunda kalıyorlar. Fırtınanın içinden araca doğru yürürlerken mürettebattan birisi yaralanıyor ve geri kalan astronotlar onun öldüğünü düşünüp dünyaya onsuz dönmek zorunda kalıyorlar. Fakat gerçek tam tersi; Mark Watney bir şekilde hayatta kalıyor ve ilk başta umutsuzluğa düşse de kendini toparlayıp hayatta kalma ve Dünya’ya geri dönme planları yapmaya başlıyor. Bir süre sonra NASA da Mark’ın hayatta kaldığını fark ediyor ve geri dönüş planında ellerinden geldiğince iş birliği yapmaya çalışıyorlar. Ancak bu o kadar da kolay olmuyor, malum, Dünya ve Mars arasında iletişim sağlamaya çalışıyorlar. Karşılarına sürekli engeller çıkıyor ve hem NASA hem de Mark, bu engelleri aşmak için her şeylerini ortaya koyuyorlar.
Ben kitabı birkaç sene sonra tekrar okumayı düşünüyorum, hem astronomi hem de teknoloji konusundaki bilgi birikimim biraz daha artarsa kitabı daha bir zevkle okuyacağım kanısındayım.

Marslı dışında “İki Şehrin Hikayesi”ni okumaya çalıştım ancak şu sıralar beynimin içi o kadar dolu ki okuduğum/yaptığım hiçbir şeye odaklanamıyorum. İki Şehrin Hikayesi, sakin kafayla okuduğumda aşık olacağım bir kitap, bunu ilk 80 küsür sayfasından bile anlayabiliyorum; bu yüzden zorlamayıp başka bir zamana bıraktım.

Bu ay ne izledim?
Marslı
Kitapla paralel gitmeye çalıştıkları apaçık ortada ancak eksik kalan çok şey vardı. Bu konuda hayal kırıklığına uğramadım desem yalan söylemiş olurum. Ancak sırf bu yüzden filmi “çöp” kategorisine sokacak değilim çünkü ortaya konulan emek gerçekten çok büyük. Film izlemeyi çok seven bir insan değilim ancak Marslı beni kalbimden vurdu. Her şey o kadar gerçekçiydi ki…
Yine de izlemeden önce kitabı okumanızı tavsiye ederim çünkü kitaplar her zaman için daha iyidir. 🙂

Bu ay hangi uygulamaları keşfettim?
SNOW
Snow, genellikle Uzak Doğuluların kullandığı bir fotoğraf uygulaması. Snapchat’in daha çok fotoğraf odaklı hali diyebiliriz; ve kesinlikle Snapchat’ten bin kat daha kullanışlı.

Bu ay ne dinledim?
Ağustos ayında keşfettiğim şarkılara 2017 ağustos linkinden ulaşabilirsiniz!

Yazının “eğlence” temalı köşesi bu kadardı. Şimdi de biraz özel hayatımdan bahsetmek istiyorum.
24 Temmuz’da reşit oldum. Hayır, reşit olunca boyum uzamadı ve hayır, sırf reşit oldum diye hayatımda çok büyük somut değişiklikler yaşamadım, ama artık kimsenin sorumluluğu altında olmamak bile başlı başına en büyük değişikliklerden birisi bence.
En basitinden artık devlet dairelerinde mekik dokuma işi bana düştü. Dünyanın en stres dolu ve sıkıcı işleri, evet, ama büyüdüğümü ve artık ebeveynlerimden tamamen ayrılmış bir birey olduğumu hissediyorum. Bu da bana ayrı bir öz güven veriyor.

Üniversite sonuçlarının açıklanmasıyla hayatım hiç beklediğim bir şekilde 180 derece yön değiştirdi. 17 Haziran 4.30’dan beri gerçekleşeceğine %100 emin olduğum senaryo gerçekleşmedi ve ÖSYM Galatasaray’ı kazandığımı söyledi. Kendimi kazanamayacağıma o kadar çok şartlamışım ki, kayıt olmaya gidene kadar bu inanamamazlık durumu sürdü.
11. sınıftan beri istediğim ve uğruna 1.5 senemi harcadığım bölümü ve üniversiteyi kazandım. Yeterince emek verildiğinde başarılmayacak hiçbir hedefin olmadığını tecrübe ettim. 2 senedir süregelen şanssızlığımın kırıldığını hissediyorum artık. Olmama ihtimali yüksek diye hayal kurmayı, hedef koymayı, plan yapmayı bırakmıştım ama şu an 2017’nin geri kalanını planlamış durumdayım. Gerçekleşmemesinden korkmak yerine gerçekleşmesi için çabalıyorum çünkü başka türlü olmuyor; hiçbir şey önümüze hazır olarak gelmiyor. Bir kere denedikten sonra hemen pes etmek de artık bana yakışmıyor, buna inanıyorum.
Okulun başlaması ile yarım bıraktığım İngilizce kursuma devam edip sertifikamı alacağım; ayrıca Ekim ayı içerisinde babamın yanına taşınmış olacağım. Biricik parabataimin de dediği gibi, her şey güzel olacak.
Parabatai demişken, kendisi İstanbul’a geliyor. Şansımın açıldığından bahsederken boş konuşmuyordum. Beş sene içinde yalnızca iki kez buluşabilmiştik ancak iki hafta sonra istediğimiz her an birbirimizi görebileceğiz, söylerken bile mutlu oluyorum.
En yakın arkadaşlarımdan biri İzmir’e, diğeri Kayseri’ye gidiyor, ki bu durum kalbimi kırıyor ancak bunun ikisi için de en iyisi olduğuna dair inancım tam. Hem Skype ve Facetime ne güne duruyor değil mi? Ayrıca İstanbul’da olsalardı bile çok sık görüşemezdik çünkü hepimiz okulla ve kendi hayatlarımızla çok meşgul olurduk, ve hayır şu an kendimi teselli etmiyorum…
Eylül günlüğünde görüşmek üzere, au revoir!

2017 Temmuz Günlüğü

Bu ay ne okudum?

Olur Böyle Boktan Şeyler, Rick Springfield

Her ne kadar kitabın başından ortasına kadar hiçbir şekilde yazarın yarattığı dünyanın içine giremesem de, son sayfaları sayesinde Olur Böyle Boktan Şeyler favori kitaplarım arasına girdi. Dışarıdan bakıldığında “çerez kitap” kategorisine rahatlıkça sokulabilecek -ki yazarın bir müzisyen olduğunu da ele alırsak bu hareket hiç de garip kaçmaz- ancak okuma sırasında ve okunduktan sonra dünyanın ve insanlığın gidişatı üzerine detaylı bir şekilde düşünmemize yol açacak felsefi yönü de oldukça güçlü bir kitap.
İntihar etmeyi düşünen bir adamın, bir kitapçıdan içinde Tanrı’nın numarasının yazdığı “Muhteşem Titreşim” adlı bir kitabı çalmasıyla her şey başlıyor. Bobby, veya Horatio, tesadüf eseri (?) iki kişiyle daha tanışıyor ve bu insanlarda da aynı kitaptan olduğunu öğreniyor. Tanrı’yla yaptıkları telefon konuşmaları ve karakterlerin yaptıkları seçimlerle kendilerini İskoçya’da buluyorlar. Loch Ness Nehri Canavarı’nın varlığına inanan Horatio, karakterlerden bir diğeri olan Alice ile nehre gitmek istiyor. Nehirde yaptıkları gezi sırasında nitekim canavarı da görüyor, ancak bu olaydan sonra Alice ve Horatio tüm dünyayı ilgilendiren bir karar vermek zorunda kalıyor.
Ben kitaba goodreads’te 5/5 verdim. Anlatılması pek mümkün bir kitap değil çünkü spoiler* verme ihtimalim %150 gibi bir oran 🙂 Son olarak, kitap süresince Horatio’nun gençliğine yapılan geri dönüşler insanı biraz rahatsız edebiliyor, okuyacaksanız aklınızda bulundurun derim.
“Doğruluk, denge ve adalet nerede? Belki de böyledir işte. Yaşam adil falan değildir.”


Labirent: Son İsyan, James Dashner

“Please, Tommy. Please.”
Kitap hakkında söyleyebileceğim pek bir şey yok; kendisi Labirent serisinin 3. kitabı olduğundan dolayı konusunu anlatırsam spoiler vermiş olurum. Serinin genelinden bahsetmem gerekirse eğer, Işıl adlı insan yapımı bir virüsün dünyaya yayılması sonucu bu hastalığa yakalanan insanlar yavaş yavaş delirmeye başlıyor. İSYAN da bu hastalığa karşı güçlerini birleştiren ülkelerin oluşturduğu bir kuruluş. Tedaviyi bulmak için seçtikleri gençleri çeşitli zorlu testlerden geçiriyorlar ve çoğu genç bu testler sonucunda ölüyor. Kalanlar ise İSYAN’a hayatları pahasına güvenmemeye başlıyor ve kuruluşu yok etmek için uğraşıyor.
Seri boyunca karakterlerin duygusal değişimleri beni en çok rahatsız eden konulardan birisiydi. Belki de bu düşüncemde haksızımdır, çünkü normal bir insanın dayanamayacağı kadar psikolojik ve fiziksel baskıya maruz kalıyorlar. Ancak bu, x karakterinin z karakterinden ölesiye nefret ettiğini söylediği halde, z karakterini gördüğünde yumuşamasına pek uygun bir açıklama getirmiyor.
Distopya, okumayı çok sevdiğim bir tür sayılmaz. Modern eserlerden Labirent dışında sadece Efsane serisini okudum ve ikisini de sevdim ancak konu ütopya/distopya olduğunda modern edebiyattan çok klasiklere yönelmek gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden kapsamlı bir karşılaştırma yapamayacağım ancak tavsiye edebileceğim bir seri.

Sonsuz Ruh, Jodi Meadows
Ruhsuz serisinin son kitabı Sonsuz Ruh, kalbimi o kadar çok kırdı ki hakkında konuşmayı reddediyorum.
Reenkarnasyon vb. konular ilginizi çekiyorsa ve fantastik kitapları da seviyorsanız zevk alarak okuyacağınıza eminim. Seri boyunca bizi hayatın karmaşasında bir süre durdurup düşündürecek, felsefi yönü güçlü olaylar ve konuşmalar gerçekleşiyor. Sanırım favori serilerimin arasına girmesini sağlayan da serinin bu yönü oldu.

Bakarsın Bulutlar Gider, Silvia Avallone
İtalya’nın bir köşesinde yer alan küçük bir kasabadaki insanların hayatlarından bir kesit anlatılıyor kitapta. Goodreads’te 4/5 verdim, puanı kırmamın sebebi ise kitabın %80’inde insanların durumu anlatılırken, geriye kalan son %20’lik kısımda tüm olayların hızlıca anlatılıp geçilmesiydi, kitap hakkında sevmediğim tek özellik bu oldu.
Onun dışında kitap kapağında değinildiği gibi gerçekten de özgür ruhlar için yazılmış bir kitaptı. Sahip olduğum aileme ve her ne kadar başkaları tarafından kısıtlansa da özgürlüğüme şükrettim.
Her sene bir kez daha okunması gerektiğini düşünüyorum, başkalarının yaşadıklarına şahit olmadıkça -ister roman karakteri ister gerçek hayattan insanlar, fark etmez- özgürlüğün değerini anlamıyoruz çünkü.

Bu ay ne izledim?

13 Reasons Why/Ölmek İçin On Üç Sebep
Kitapların dizi/film olmalarını pek hoş karşılamıyorum çünkü -Harry Potter gibi az sayıda istisnalar dışında- eserin itibarını düşürüyorlar. Nitekim bu sefer de aynısının olduğunu düşünmüştüm ama yanılmışım. Dizide kitaptaki olayları esas alıyorlar ancak kendi yorumlarıyla izleyiciye aktarıyorlar. İkinci bir kitap olmadığı ve ilk sezonun kitapla paralel bittiğini düşünürsek ikinci sezonu beklemiyordum ancak anladığım kadarıyla Skins gibi bir gençlik dizisinin, ergen psikolojiyle kat be kat daha çok ilgilenildiği ve intihar, tecavüz, zorbalık ve benzeri konuların ilgi odağı olduğu bir versiyonunu yapmayı düşünüyorlar.
Diziyi izleme niyetiniz varsa öncelikle kitabı okuyun derim, çünkü ne olursa olsun kitaplar her zaman daha iyidir!

Death Note
Aylar önce izlemeye başlayıp yarım bıraktığım Death Note’a bu ay tekrardan başladım ve 3 günde 18 bölüm izleme gibi bir çılgınlık yapmama sebep oldu. Haikyuu!!’dan sonra bir animeyi bu kadar sevebileceğimi düşünmüyordum ama sahip olduğu ünü sonuna kadar hak ediyor. Animenin sonunda neler olacağını ta en başından bildiğim halde -fazla merak iyi bir şey değil arkadaşlar- soluksuz izliyorum.
Animede ölüm defterine sahip olan Light Yagami’nin dünyayı, sadece kendisinin izin verdiği iyi insanların yaşadığı bir yer haline getirme ve Tanrı olma isteğinin sonucunda gelişen nefes kesici olayları izliyoruz. Light insanları bu defter sayesinde öldürmeye başladığında polis de Light’ın, veya herkesin onu tanıdığı şekilde Kira’nın peşine düşüyor. Dedektiflik yetenekleri sorgulanamaz derecede mükemmel olan “L”, bu davaya girdikten sonra olaylar öngörülemez bir halde devam ediyor.
İlk başlarda L’den nefret edip tam bir Kira/Light hayranı olmama rağmen şu sıralar L’e olan sempatim katlanarak artıyor. Kira ile ilgili düşüncelerim şu an biraz karışık. Kendisi, sırf yakalanmamak için neleri yapabileceğini teker teker gösteriyor ve her bölümün sonunda kafamı biraz daha karıştırıyor.
Henüz 21. bölümdeyim, bazı sebeplerden dolayı iki haftadır izleyemiyorum ancak bitirdiğim zaman Ağustos günlüğüme küçük bir not olarak düşüncelerimi yazarım, sanırım. 🙂

Bu ay hangi uygulamaları keşfettim?

Pepapp
Aslında bu uygulamayı bu ay keşfetmedim ancak bu yazımda bahsetmek istedim çünkü uygulamanın kullanılırlığını ve işlevselliğini bu ay tam olarak anladım. Pepapp, regl günleriniz için kesinlikle on numara bir uygulama. Menstrual döngünüzü ve regl sürenizi girdikten sonra bir takvim oluşturuyor ve bu takvime göre bir sonraki regl döneminizi, doğurganlığınızın en az, en yüksek ve orta olduğu günleri size söylüyor. Bu takvimler tahmini olarak oluşturulduğu için doğruluk oranları kısmen düşebiliyor ancak siz regl olduğunuz günü işaretledikten sonra, uygulamayı kullanmaya ilk başladığınızda girdiğiniz regl sürenize göre takvimi oluşturuyor. Regliniz girdiğiniz süreden daha önce veya daha sonra bittiyse baz aldığı süre de buna göre değişiyor.
Ayrıca regl olmasanız bile her gün girip göz atmanızda fayda var çünkü bu süreç hakkında bizi bilgilendiren şeyler de var uygulamanın ana sayfasında. Kadınlar için bu zorlu dönemi atlatmakta bir numaralı arkadaş Pepapp, denendi, onaylandı!

Stretching Sworkit
Hayatıma tüm gün anime izleyip kitap okuyarak devam edemeyeceğimi anladığım zaman radikal bir değişiklik yapıp spor yapmaya karar verdim. Bu sayede bu uygulama ile tanıştım. Spordan önce sizin ayarladığınız süre çerçevesinde size ısınma/esneme hareketleri yaptıran bir uygulama. İçerdiği hareketler insanı gerçekten esnetip spora hazır hale getiriyor. Gerçi şu an için olayın asıl kısmına, spor yapmaya geçemedim, ısınıp bırakıyorum 🙂 Ancak bu uygulamanın kardeşi olan “Sworkit”i kullanmaya başlayacağım, büyük ihtimalle Ağustos Günlüğü’nde bahsederim.

UNUM
Düzenli bir Instagram kullanıcısıysanız ve profil düzeninize dikkat ediyorsanız tam sizlik bir uygulama. Atacağınız fotoğrafları önceden bir düzene sokup görünüşüne bakabiliyorsunuz. Ayrıca takipçilerinizin analizini de yapabiliyorsunuz; hangi gün hangi saatte ortalama kaç beğeni alıyorsunuz vs.


Bu Ay Ne Dinledim?

Bu ay dinlediklerime 2017 temmuz linkine tıklayarak ulaşabilirsiniz. Şu sıralar büyük bir Uzak Doğu hayranlığı döneminden geçiyorum, bu yüzden şarkıların çoğunluğunu KPOP türü oluşturuyor. Mod yükseltmek için mükemmel şarkılar çünkü istemeseniz bile dans edesiniz geliyor!

*TDK “spoiler” kelimesine acilen Türkçe bir karşılık bulmalı…

bir yolculuğun sonu, ve bir diğerinin başlangıcı

4 sene önce hayatımı bu derece kökten değiştireceğini bilmediğim bir okula başlarken bu zamanları pek de hayal etmemiştim doğrusunu söylemek gerekirse. O zamanlar benim için lise, daha çok iki yüzlü insanla başa çıkacağım, daha çok arkadaş kazığı yiyeceğim ve daha çok insanla muhatap olmak zorunda kalacağım lanet bir yerdi. İlk üç senemi burada geçirip son senemde yurt dışına “kaçmayı” planlıyordum, ta ki hayatın gerçekleriyle yüzleşene dek.
Hayatta hiçbir zaman dost canlısı bir insan olmadım tahmin edersiniz ki. Benim çabam, diğerlerinin aksine, hep yalnız kalmaya yönelikti ancak ben insanlardan kaçtıkça hayat da karşıma hayatımda çok büyük değişiklikler yaratacak insanlar çıkarmaya devam etti, inatla.
Ben de inatla kaçmaya devam ettim, bu seneye kadar.
“Tüm insanlar aynı, hepiniz beni bırakıp gideceksiniz.” temalı savımı destekleyen birçok olay yaşadım lisede. En yakın arkadaşım dediğim insan, sevdiğim çocukla takıldı; arkadaş dediklerim arkamdan en çok konuşan insanlar oldu; aynı sınıfı paylaştığım insanlarla birbirimizden bir sene boyunca sebepsiz yere nefret ettik, vesaire vesaire.
Ben de sütten çıkmış ak kaşık değildim tabii ki de. Çevremdeki herkesi teker teker yüzüstü bıraktım, hepsinin güvenini boşa çıkardım. Kendime güvenmediğim için kimseyle tek kelime konuşmadan voleybolu bıraktım (ki son 1,5 senedir gördüğüm rüyaların-kabusların- %85’i bununla ilgiliydi), sevmediğim birisini seviyor diye arkadaşlarımla olan ilişkimi kestim, doğum günümü kutlamayı unuttu diye hayatta en değer verdiğim insanlardan birine sırtımı döndüm, sırf kişiliği benimkinin tam tersi diye sınıf arkadaşımdan nefret ettim.
İpin ucunu bırakmak istedim, hayatımda ilk -ve umarım ki son- kez hiçbir şeyin altından kalkamayacak kadar güçsüz olduğuma inandım, sonuçta ben kimdim ki? En yakın arkadaşım bile beni sırtımdan bıçaklamıştı.
Derken hiçbir şeyin bu kadar basit olmadığını fark ettim. Nerede, nasıl, ne zaman oldu, hiçbir fikrim yok. Beni ilk kez kendime getiren, gücümün farkında olmamı sağlayan şey neydi, kimdi, bilmiyorum. Ama bildiğim tek bir şey var ki, o zaman, 11. sınıfa geçtiğim yaz, kendime sürekli “bir kez daha” dediğimdi.
Ben hayatımda o kadar eğlendiğim başka bir yaz hatırlamıyorum. “En yakın arkadaş” sıfatını vermeyi yetersiz bulduğum, şu an benim için olduğu “şeyi” kimsenin anlayacağını sanmadığım parabataimle doğum günümde ilk kez buluştum, o gün ilk kez tek başıma şehir dışına çıktım ve hayatımda ilk kez o gün birisi bana dönme dolabın en üstünde hediye verdi.
Ben o yaz sorumluluklarımı, insanların gözündeki yerimi ve benden beklentilerini, hayattaki statümü, yapmam gerekenleri öğrendim, fark ettim. Sanırım 2015 yazı benim için bir “yeniden doğuş”tu. Ayrıca o yaz, dibe vurulduğunda orada çakılı kalınmadığını, yukarı çıkmaya başlanıldığını öğrendim. Ben aslında o yaz, kendimi ve hayatı öğrendim.
11. sınıf başladığında ise hayatımı değiştirecek insanlardan birisiyle çoktan tanışmıştım bile. Yanında kendim olabildiğim, her şeyimi paylaşabildiğim sayılı insanlardandı, ki hala öyle. İşin şaşırtıcı kısmı ise, kendisi bir zamanlar sırf kişiliği benimkinin tam tersi diye nefret ettiğim insandı. Nasıl böyle yakın arkadaşlar olduğumuzu ben bilmiyorum, sanırsam ki o da bilmiyor, ama zaten önemli olan bu değil. Önemli olan, önümüze çıkan engellerde hep birbirimizin arkasında olmamız, ve düştüğümüzde tutacak bir eli aramızda koskoca bir deniz olsa bile bulabilmemiz.
Hayatımı değiştiren diğer bir insanı da tanıdığım bir seneydi 11. sınıf. Kendisini 9’da pek tanımazdım, 10’da aynı sınıftaydık ve benden sonra saçlarını pembeye (kızacaksın ama o saç rengi pembeydi) boyattı diye hiç haz etmezdim, 11’de okuduğu bir kitap sayesinde arkadaşça konuşmaya başladık ve şu an aynı eve çıkma planları yapıyoruz. Azmi ve kararlılığıyla her zaman örnek aldığım, aklınıza gelebilecek her konuda akıl danıştığım ve triplerime katlandığı için kaç milyon kez teşekkür etsem bilemediğim bir insan haline geldi. Çiftli danslarda masada kös kös oturma derdim de bitti ayrıca, sağ olsun beni edebiyat hocamla bile dans ettirmiyordu neredeyse…
Tüm dönüm noktalarımda benimle birlikte strese giren, bir senede bana 17 senede öğrenemediğim şeyleri öğreten, İngilizce dersini tekrardan sevdiren (İngilizcemin iyi olması İngilizce dersini sevdiğim anlamına gelmez arkadaşlar), haftada 12 saati bulan dersleri lise müfredatıyla değil de, üniversitede olduğu gibi işleyen, 2 saatlik reading&writing sınavlarıyla kollarımızı kopartıp beyinlerimizi sulandıran ama bunların hepsini sadece ve sadece bizim için yapan, dünyanın en mükemmel insanıyla da 11. sınıfta tanıştım. Pes etmeme asla ve asla izin vermediği, tökezlediğim her anımda elimden tuttuğu, ve en büyük hayallerimden birisini gerçekleştirmem için yolumu açtığı için buradan bir kez daha minnetlerimi sunarım kendisine. Ne diploma töreninde verdiğim çiçekle ödeyebilirim hakkını, ne de başka bir şeyle.
Tüm bunların yanında, tekrardan sevebilmeyi de öğrendim 11’de. Ve “işte bu” dediğin insanın, okulun bahçesinde oturup futbol oynayanları izlerken de karşına çıkabileceğini… Bir insanın sesinde huzur buldum, bir insan yüzünden üzülüp o farkına varmasa bile ona küstüm, sonra tekrar barıştım kendimce. Kendimi ilk defa bir insan sayesinde güzel hissettim. İlk defa bir insana belli etmeden her anında yanında olmaya çalıştım, en büyük destekçisi olmak istedim, başaramadım belki ama en azından denedim. İlk defa birisini kendime sakladım, daha doğrusu saklamaya “çalıştım” çünkü bunu da beceremedim. Hayatımda ilk kez öyle güzel ve nadir bulunur bir arkadaşlık ilişkisine sahip oldum ki gidip de “seni hiçbir zaman sadece arkadaşım olarak görmedim” diyemedim. Sanırım ben arkadaşlık kavramının dünyadaki her şeyden üstün olduğunu da öğrendim.
Hayatta istediğim her şeyi elde edebileceğimi öğrendim. Herkes gittikten sonra bile o küçücük odada kalıp baş ağrımı yok saymaya çalışarak ders çalışırken, odamda yine baş ağrısı, yorgunluk, uykusuzluk, başaramama korkusu ve stres yüzünden ağlarken bile kalemi elimden bırakmayıp önümdeki kitaba yoğunlaşmaya çalışırken, “sen dilcisin yea matematik senin neyine” laflarını gülümseyerek geçiştirirken, sinirden ağlasam da o matematik sorularını çözmeye çalışarak, gerektiğinde en basit şeyi bile birilerine sorarak öğrendim bu hayatta istersem aşamayacağım engel olmadığını. Ne zaman bir şeyleri başardığımda sevinsem ve bu sevincimi başkalarıyla paylaşsam, kimsenin benim kadar şaşırmadığını çünkü bunun, benden zaten bekledikleri bir şey olduğunu gördüğümde fark ettim kapasitemi. Ve ben ilk kez bu sene hayatımda ipleri tamamen elime aldım ve bir şeyleri başarmak için kimseye ihtiyacım olmadığını, kendi başıma da hayatta istediğim şeyleri yapabileceğimi öğrendim.
Hayatımdan fazlalıkları silmeyi de öğrendim, yeniden, yeniden, yeniden. Bana destek olmak yerine bazı şeyleri içlerinde tutup artık tutamayacak seviyeye geldiklerinde kinlerini yüzüme kusan insanları tek kalemde silebilmeyi de öğrendim. Sanırım öğrendiğim şeyler arasında en çok gurur duyduğum bu oldu.
Her şeyde olduğu gibi bu macerada da yolun sonuna geldim. Pişmanlıklarım boyumu aştı şu son 4 sene içerisinde ama ben hepsinden bir ders çıkarmayı öğrendim. Heybeliada Anadolu Lisesi bana tahmin ettiğimden daha çok şey katmış, yeni fark ediyorum. Hakkımı aramayı öğretmiş en başında. Malum, HAL’de bir dilci olmak herkesin harcı değildir. Sınıf açılması için uğraş verirsin, sınıf açıldığı sene bölüm seçimlerinin bir sonraki sene olduğunu öğrenirsin ve manyak bir matematikçiyle uğraşırsın, bölüme geçtiğinde insanların “yatarak geçiyorsunuz” demeleriyle uğraşırsın (91 ortalamayı da yatarak yaptım evet aynen…), sonra pat! sınıfın kapanır, başındaki bin bir türlü dert yetmiyormuş gibi bir de bununla uğraşırsın. Kısacası, uğraşırsın.
Okula ilk başladığım zamanlar, bugün böyle bir yazı yazıyor olacağımı söyleseler bir yerlerimle gülerdim ama şimdi buradayız ve ben hayatta en nefret ettiğim şeylerden birisini yapıyorum. Veda ediyorum.
Vedalardan nefret ederim çünkü veda eden insanlar hiçbir zaman geri dönmedi.
Bu yüzden, elveda HAL, umarım geçtiğimiz seneye kadar olan zamanda kendine kazandırdığın değerleri kaybetmeyip o birlik duygusunu yaşatmaya ve kötülere karşı çıkmaya devam edersin.

Ütopya

İlkokul 4. sınıfta, her güne astronot olma hayaliyle uyanan bir kızken hayalini kurduğum dünya bu değildi.
Hayalini kurduğum dünyada sevgi vardı, kardeşlik vardı, dostluk vardı. En önemlisi, saygı vardı. Fakat büyüdüm. Aradan yıllar geçti, lise 4. sınıfa giden, her güne yazar olma hayaliyle uyanan bir kız oldum ve hayalini kurduğum dünya, benim ütopyam haline geldi.
Dünyanın nasıl bir yer olduğunu, her geçen gün neye dönüştüğünü, o günleri yaşarken anlamadım, bunların farkına varamadım ama şimdi dönüp arkama baktığımda, gerçeği çok net bir şekilde görebiliyorum. Distopya kitaplarından fırlamış bir hayatın içinde kendi kurmuş olduğu ütopyasında yaşayan bir kızdım. Yıllardan sonra değişmeyen şeylerden birisi de bu sanırım. Hala dünyanın bu kadar acımasız, bu kadar zalim, bu kadar kötü insanlarla dolu olduğunu kabul etmiyorum. Hala kendi kurduğum bir dünyada yaşıyorum.
Bilmiyorum, anlamıyorum, idrak edemiyorum. Bu açgözlülük, bu çekememezlik, bu kendini üstün görme neden? Neden sadece bir dakikalığına durup düşünmüyoruz ve şu an sahip olduğumuz her şeyin gelip geçici olduğunu, asıl önemli olanın saygı, sevgi, hoşgörü olduğunu anlayamıyoruz? Neden hep daha fazlasını istiyoruz? Neden hep daha fazla para, daha fazla ev, daha fazla araba, daha fazla kıyafet, daha fazla toprak, daha fazla petrol istiyoruz? Neden hep daha fazlasına sahip olmak için nefret ettiğimiz işlerde sevmediğimiz kişilerle birlikte çalışıyoruz? Neden daha fazlası için paramızı, ve böylece zamanımızı harcıyoruz?
Neden, neden zamanın hiç durmadan aktığını ve akmaya devam edeceğini, durduğunda ise her şeyin çok geç olacağını 2 kilogramlık beyinlerimiz algılayamıyor?
Paranın kölesi olmuşuz, para tarafından yönlendiriliyoruz ve para, sudan daha önemli hale geldi. “Neden?” diye sormaktan başka bir şey gelmiyor elimden.
Neden para olan mesleğe yönlendiriliyoruz? Neden sevdiğimiz işi yapamıyoruz? Neden hayatımızın sonuna kadar nefret ederek yapacağımız bir mesleği edinmek için 1 sene yarış atı gibi çalışıp, en az 4 sene eşek gibi okul okuyoruz ve hayatımızın en güzel senelerini sırf 5 kuruş para için heba ediyoruz?
Az parayla mütevazi ve huzurlu bir hayat yaşamak varken bu açgözlülük neden? Anlayamıyorum.
Anlamak da istemiyorum aslına bakarsanız.
Bazı şeylerin farkına daha bu yaşımda varmış olmanın mutluluğu ve huzuruyla, istediğim okul ve istediğim meslek için uyanıyorum her yeni güne.
Elimdekilerin kıymetini bilmeye ve daha fazlasını istememeye çalışıyorum. Toplumun dayatmalarına gözümü kapatıp, hayatıma öyle devam ediyorum. Kim ne der, diye düşünmek yerine istediğim her şeyi yapıyor, istediğim her şeyi söylüyorum ve belki o kadar param yok ama mutluyum ve bana göre en önemli şey de bu olduğu için çok güzel bir hayat sürüyorum.
“O elinden düşürmediğin kitapları okuyabilmen için de paraya ihtiyacın var, bilmem farkında mısın?” diyenlere gülüp geçiyorum artık çünkü onlar bilmiyorlar, anlamıyorlar.
Huzur diyordum, basit şeylerle mutlu olmayı bilirsek geri kalanın ne önemi var? Ha Adidas’tan eşofman almışsın, ha pazardan. iPhone’un olmuş, olmamış, ne fark eder? Zaten bence tek iyi yani kamerası, ki bunun da bir önemi yok artık çünkü insanlar kendi hafızaları ve kendi keyifleri için değil, popüler olmak için fotoğraf çekiyorlar.
Giden gelmiyor, elinizde kalanlar sadece yaşanmışlıkların verdiği mutluluk ve bölük pörçük hatıralar oluyor. Birlikte yapmak istediğiniz şeyler, yaptıklarınızdan daha fazla oluyor ve dediğim gibi, giden gidiyor. Bir daha sesini duyamıyorsunuz, elini tutamıyor, sarılamıyor, kokusunu içinize çekemiyor, size bağırışlarını, azarlamalarını bile özlüyorsunuz. Böyle şeylerin değerini o insan hayattayken bilemiyorsunuz çünkü sesini duyuyorsunuz, elini tutuyor, sarılıyor, kokusunu içinize çekiyorsunuz ve size her gün bağırıyor, sizi azarlıyor.
Sırf daha fazla para için, asıl önemli olan şeylere, anılar biriktirmeye ve sevginizi göstermeye vakit ayırmıyorsunuz çünkü para her şeydir, değil mi?
Parayla her şeyi satın alabilirsiniz, değil mi?
Alamıyorsunuz işte. Fiziksel olan hayati ihtiyaçlarınızı karşılıyorsunuz karşılamasına ama bunun duygusal, ve yokluğunda daha tahrip edici olan yanlarını düşünmüyorsunuz.
O kıyafeti almasan da olur mesela, dolabını açsan onun yerine giyebileceğin birçok şey bulabilirsin.
Ama o an, sadece bir kez yaşanıyor. Düne dönemiyoruz, yarına da gidemiyoruz. Sadece “şu an” var, ötesi berisi yok. O anı yaşamak zorundasın. O sevgiyi hissetmek, o kokuyu içine çekmek zorundasın çünkü satın alamayacağın, ve geçtiğinde bir daha asla geri getiremeyeceğin, sahip olamayacağın yegane şeyler bunlar.
Sevginin ne kadar güzel ve ne kadar büyük bir duygu olduğunu anlayamıyoruz. A kişisini seven B kişisiyle dalga geçiyoruz mesela. O zavallı A kişisi de dalga geçiyor. “Zavallı” diyorum çünkü benim kitabımda sevginin değerini bilmeyen herkes zavallıdır. Birisini seven, parası olmayan, her gün aynı şeyleri giymek zorunda kalan kişiler değildir zavallı olanlar; A kişileridir.
Konudan konuya atlıyorum, dünya o kadar kötü bir yer ve benim beynim söylemek istediklerimle o kadar dolu ki…
Sevgi diyorum, saygı diyorum her şeyden önce, mutluluk diyorum, huzur diyorum. Kendi benliğimizi kaybetmeden, paranın kölesi olmadan yaşadığımız bir dünya istiyorum ama sadece istemekle kalıyor, 4. sınıfta kurduğum ütopyamın içinde yaşamaya ve yazmaya devam ediyorum.

Zihnimin Uçurum Kenarı

Kelimelerimi bir düzene sokamıyorum. Bu yönüyle hayatıma çok benziyorlar.
Bir şeyler yapıyorum, evet, ama hangisini gerçekten kendim için yapıyorum?
Bilmiyorum.
Kelimelerim, bir araya gelmemeye ant içmişçesine, zihnimin uçurum kenarlarında dans ederek benimle adeta dalga geçiyorlar. Uzanıp yakalasam, düşerim. Kendi hallerine bırakmak ise beni daha çok yaralar.
Yazmak da öldürüyor insanı, yazmamak da.
Yazdıkça kendini tüketiyor insan. Yazmasa, düşünceleri kalbinde ve beyninde birikiyor… birikiyor… birikiyor… Koskocaman bir çığ olup boğuyor insanı, ama öldürmüyor. Süründürüyor.
İstiklal Caddesi’nde yürüyorum ama yapayalnızım. Böyle bir şey mümkün mü?
Mümkünmüş.
Çevremdeki insanlar,
maskelerini teker teker çıkartıyorlar,
veya maskelerini teker teker giyiyorlar,
hiçbirisi gerçek değil.
Kime, neye inanacağımı bilmiyorum. Kendi aklımdan bile şüphe ediyorum.
Dedim ya, İstiklal’de yapayalnız yürüyorum.
Kendimi ifade etmekte zorluk çekiyorum. Kelimelerim benimle dalga geçiyor. Uzanıp yakalasam da sonu aynı, yakalamasam da.
Ne yapmalı insan? Tüm değer yargılarından, inançlarından vazgeçip boş ama dingin bir yaşam mı sürmeli?
Her anı koşuşturma içinde geçen, dolu dolu ama hızlı bir yaşam mı?
Bilmiyorum. Düşüncelerimi de toparlayamıyorum. Tıpkı sözcüklerim gibi.
Kendimi soyutladıkça insanlar beni tutup çıkartıyorlar o çukurdan. Göz önünde bulundukça da o çukura geri itiyorlar.
Kendi hayatımın iplerini, kendi ellerimle teslim ediyorum insanlara. Alın, diyorum. Alın, ben kendi hayatımdan bir şey çıkartamadım, belki siz yaparsınız.
Sonra pişman olup geri istiyorum o ipleri ama insanoğluyuz işte, sahip olduğumuz şeyleri geri vermek istemiyoruz.
Peki, diyorum o zaman. Zaten ben de yorulmuştum kendimi kontrol etmekten. Kendi hayatımın oynandığı bir tiyatroda seyirci olmak istiyorum. Belki düşüncelerimi, kelimelerimi o zaman toparlayabilirim.
Ama dedim ya! Benimle dalga geçiyorlar!
İplerimi teslim ettiğim insanlar, beni zihnimin uçurum kenarlarına getirip, sallandırıyorlar. Sonra, en beklemediğim anda bırakıyorlar o ipleri. Tutunacak bir dal arıyorum düşerken, bulamıyorum…
Düşüyorum…
Düşüyorum…
Ve yine düşüyorum…
Etrafımdaki her şey birbirine giriyor. Hiçbir cismi seçemiyorum.
Korkuyorum, ama huzur doluyum.
Boş insan olmak böyle hissettiriyormuş, diyorum içimden.
Sonra yine düşüyorum…
Ayaklarım yere bastığı zaman, kendimi bambaşka bir dünyada buluyorum.
Kelimelerim, düşüncelerim…
Hiçbiri beni yalnız bırakmamış ben düşerken.
Bir araya gelmeleri için düşmem lazımmış demek ki, diyorum.
Hayatımın iplerini, kalemimin ele alması için bazı şeyler yaşanmalıymış.
Düşmeliymiş insan, yaralanmalıymış.
Düşmeliymiş, boşluğa düşmeli, iplerini teslim ettiği insanlar tarafından düşürülmeliymiş bu boşluğa.
Ayaklarım yere bastığı an, fark ediyorum ki, ben, ben olmuşum artık.
Çevremdeki insanların maskeleri beni rahatsız etmiyor, çünkü artık o maskelerin içlerini görebiliyorum. En derin arzularını, en büyük günahlarını, en yasak isteklerini… Hepsini görebiliyorum. Çünkü beni artık kalemim yönlendiriyor.
Sonra yine İstiklal’de buluyorum kendimi. Yine yalnızım.