les frontières

“ben ülkelerin sınırları olduğuna inanmıyorum. vizeler ve pasaportlar yok içimde ki allah coğrafyasında.
benim içimde bütün toprak parçaları allah’a ait. bir insan coğrafi konum değişirken başka insandan izin alıyor ise, orası benim dünyam değildir, orası henüz dünya olmamıştır.”
twitter/@birphotos

Depuis le début de l’humanité, nous avons toujours tendance à la constellation. C’est à dire qu’on a toujours voulu être avec des personnes qu’on partage les mêmes choses. Par exemple, en Asie centrale, un groupe de gens a partagé le même endroit et après, ils se sont appelés << l’Empire Hun Asiatique >> . Puisqu’il y avait beaucoup d’Empires, des gens ont créée des frontières pour se protéger de menaces extérieures. Ça, c’est le point de départ des frontières.

Pendant des siècles, nous avons vécu dans les endroits entourés par les frontières, les frontières qui nous séparaient l’un de l’autre, qui cassaient notre connexion avec le monde (comme la corée du nord ou la chine). Cela n’a pas d’importance si les frontières sont abstraites ou concrètes. Ce qui a de l’importance c’est les possibilités d’un monde sans frontières. Mais malheuresement, c’est un avis utopiste.

La Mère Nature ne connait pas de frontières, de limites. Elle est surprenante et nous offre des choses hors du commun. Il y a beaucoup de pays qui sont séparés l’un de l’autre avec des lignes << symboliques >> . Par exemple, l’une des frontières entre la Suède et la Finlande se trouve sur un terrain de golf. La Triple frontière est le tripoint situé à la confluence du Rio Iguaçu et du Rio Paranà, qui marque le point de rencontre entre les frontières du Paraguay, du Brésil et d’Argentine. Aussi, vous entrez dans un café par la Hollande, et vous en sortez par la Belgique. (sympa-sympa.com)

On n’a pas créée la nature. Elle etait ici quand l’humanité a existé pour la première fois et elle continuera d’exister quand le jour viendrai où nous ne serons plus ici. Qui est l’invité : la nature ou nous? On agit comme si on était les propriétaires du monde, en realité, nous sommes ici pendant quelques décennies. Pourquoi nous séparer quand nous pouvons vivre ensemble sans limites ou frontières, et jouir ensemble de ce que la mère nature nous donne sans discrimination?

Ece Gedik, 2018

Galatasaray Üniversitesinde Hayat|| Hazırlıkta 1. Dönem, Modüller, Projeler, Sınavlar…

Modüller ve projeler kronolojik sıraya göre yazılmıştır.

1. Modül : << se présenter >>
Kendimizi tanıtmayı ve kişisel bilgilerle ilgili her şeyi, tanışmak, selamlaşmak gibi basit diyalogları, boş zaman aktivitelerini ve hobilerimizi, sen/siz kullanımını, ismimizin harflerini kodlamayı (yani alfabeyi), harita okumayı, günlük programımızı anlatmayı, kısa mesaj yazmayı, yol tarifi yapmayı, aile tanıtmayı, artikelleri ve kullanımlarını, eşya betimlemeyi ve bir şehri basitçe tanıtmayı öğrendik. Bunlar dışında yüklü bir kelime bilgisiyle karşı karşıyaydık çünkü günlük hayattaki basit konuşmaları öğreniyor olsak da her şey çok yeniydi ve 0’dan başladığımız için hepsi çok fazla geliyordu. Yine de her gün düzenli çalışmalarla üstesinden gelinebilirdi ki zaten burada gördüğünüz kelimeleri ve kalıpları sonradan sürekli ama sürekli kullanacağınız için zaman içinde mutlaka oturuyor, bu yüzden stres yapmaya ve acele etmeye gerek yok ama düzenli çalışmak şart.

1. Proje
Bu proje ilk projemizdi ve modülle birlikte toplamda 3 hafta sürdü. 1. modülde öğrendiklerimiz ışığında hazırladık. Kendimizi, bir yakınımızı ve yaşadığımız şehri anlattık. En basit projeydi ama o zaman çok zor gelmişti bana. Özellikle tahtaya çıkıp sunum yapmak beni çok zorlamıştı, bir de yabancı bir dildeki ilk projem ve sadece 3 haftadır tanıdığım insanların önünde… Şimdi geri dönüp baktığımda yaptığım hatalara ve girdiğim strese çok gülüyorum çünkü son projede yine tek başımaydım, yaklaşık 25-30 dakika boyunca bir sorunsal üzerinden argüman örnekleri vererek sunum yaptım ve çok güzel geçti. Nereden nereye diyor insan.

2. Modül : << demander des informations >>
Burada genel olarak soru sorduk ve bilgi alışverişinde bulunduk. Randevu almayı, yeni tense’leri (passé composé, imparfait, conditionnel de politesse) ve kuralları (liaison, yazım yanlışları vs.) öğrendik. Toplamda 4 hafta sürdü. Aşırı zor değildi ama ilk modüldeki “overloading” (overload = fazla yük) olayını aşamadığım için hâlâ zorlanıyordum.

2. Proje
Yapımında en çok sövdüğüm, en sinir bozucu, en anlamsız projelerden biriydi. Okuldaki birinci sınıflarla okul hakkında röportaj yaptık (Fransızca tabii ki…) ve bunu videoya çektik. Montajı ben yapıyordum ve kendi röportajımdaki ses sorununu düzeltmek için en az 3 saat uğraşmıştım. Sonucunda ortaya idare eder bir şey çıkarttım ama bu projeye karşı hâlâ inanılmaz büyük bir nefretle doluyum.

1. Partiel
Benim için konuşma sınavı tam bir kabustu ki zaten 19/30 aldım. İki kart seçip bunlara göre soru soruyordun ve hocan da cevaplıyordu. Benden önce giren tüm arkadaşlarıma onlara ne çıktığını sordum ve kimse “description physique” yani “fiziksel betimleme” demedi ama bana ne çıktı tahmin edin:) Ayrıca bu tema geçen seneki konuşma sınavlarında da yoktu ve çalışırken (son gece) hiç üstünde durmamıştım. Başka bir tema çıksa daha iyi yapabilir miydim hiçbir fikrim yok çünkü siz ne kadar iyi olursanız olun karşınızdaki jürinin tavrı sizi fazlasıyla etkiliyor. Benimkiler biraz (biraz???) meymenetsizdi ve hiç de cesaret verici bir tavır takınmamışlardı. Yüzüme bile bakmadılar… Öyle ya da böyle atlattım ama sırf bu yüzden 2. partiel’e kadar sınıfta doğru düzgün konuşmadım.
Yazma sınavına şimdi dönüp baktığımda dünyanın en saçma hatalarını yaptığımı görüyorum ama o zamanki seviyeme göre bu tip hatalar yapmam gayet normaldi. Hocanın yazdığı yoruma göre “pronoms relatifs” kullanımım iyiymiş ama “nous” ve “vous” kişilerinde fiil çekimlerim eksikmiş. Bence berbattı 🙂 O zamanlar neye nasıl çalışmam gerektiğini bilmiyordum ve fiil çekimlerine de şimdiki gibi yeterli vakti ayırıp düzenli çalışmıyordum. Kendimde kesin ilerleme gördüğüm ve bu ilerlemeyi net bir şekilde takip edebildiğim tek yer bu fiil çekimi olayı sanırım. Bir yerden sonra her şey o kadar çok karışıyor ki çalışmaya mecbur kalıyorsunuz çünkü 6 kişide de farklı çekimleniyorlar ve sadece bir tane zaman yok. Geleceği, geçmişi, conditionnel’i, subjonctif’i, bunların şimdiki ve geçmiş zaman halleri, bu liste böyle uzar gider.
Okuma sınavında bir parçayı okuyup onunla ilgili soruları cevaplandırdık. Bize verilen (metinle ilgili) bir yargının doğru olup olmadığını metinden aldığımız bir cümleyle kanıtladık. Bunun dışında bazı kelimelerin eş anlamlarını bulup işaretledik, bu üç şıklı çoktan seçmeli bir bölümdü, aynı şekilde metinle ilgili soruları cevapladığımız ilk etkinlik de böyleydi. Bunların dışındaki iki etkinlik ise az önce söylediğim gibi açık uçluydu.
Dinleme sınavları benim hala en çok korktuğum şeylerden biri. Ne yaparsam yapayım istediğim kadar hızlı ilerleyemiyorum, ama bu ilerleyemiyorum anlamına da gelmiyor. Sadece hala gereken vakti ayırmıyorum kendilerine çünkü bir parçayı anlamadığımda moralim bozuluyor. Her neyse, dinleme sınavında gözetmen hocanın gazabına uğradık desem yeridir. Cevapları geçirmemiz için gereken ek süreyi vermeden hemen kağıtlarımızı toplamıştı. Gerçi benim için büyük bir sorun değildi çünkü zaten yazacak çok bir şeyim yoktu ancak bu durumdan muzdarip olan baya bir arkadaşım vardı.
Okuma ve dinleme sınavlarını pek hatırlayamıyorum açıkçası, sınav kağıdımın kontrol edilmiş halinin fotoğraflarını çekmiştim, onlara göz atıp yazmaya çalıştım. Umarım bir nebze de olsa açıklayıcı olmuştur.
63 bekleyip 73,5 almışım bu arada, mütevazi bir Ece…

3. Modül : << raconter >>
Bu modüle 1. partiel’i değerlendirerek başladık. Nasıl çalıştığımızı, neleri nasıl yaptığımızı detaylı incelediğimiz birkaç sayfa anketimsi bir şey. Bence bir faydası yoktu bunların ama Fransızlara göre var, geriye dönüp baktığımda neden yaptığımızı anlamadığım tek şey bu sanırım.
Bu modülde sürekli bir şeyler anlattık. Projeden ayrı olarak tek kişilik sunumlar halinde ya eşyalarımızla ilgili anılarımızı ya da bir emeklinin anılarını anlattık. Ben eşyalarımı anlattım. 4 eşyayla ilgili yazı yazıp 2’sini sundum. Fena geçmemişti ama 10/10 aldım, yani muazzam geçmiş olsa bu nota şaşırmazdım ama “fena değil” dediğim bir sunumdan 10/10 almak modumu baya yükseltti.
Passive’i, nominalisation’u, discours direct au passé’yi, plus-que-parfait’yi, çeşitli son ekleri öğrendik.

3. Proje
3 hafta süren bir projeydi ve bu sefer 2. projede sadece kızlardan oluşan grubumuza ek olarak bilgisayar mühendisi bir erkek arkadaşımız katıldı ve son projeye kadar hep birlikte çalışarak tüm sunum hazırlama ve diğer teknik işleri ona yıktık çünkü hazırlık okuyan bir bilgisayar mühendisinin işi budur. 🙂
Şaka bir yana, o olmasa çoğu projede batırırdık herhalde, Allah kendisinden bin kez razı olsun. Buradan çıkarmanız gereken ders: mutlaka ama mutlaka grubunuzda bilgisayardan anlayan birileri olsun. Öteki türlü projelere daha fazla vakit ayırmanız gerekir ve böylece başka şeylerden kısmak zorunda kalırsınız. Ve emin olun, Galatasaray Üniversitesi’nde hazırlık okuyorsanız sene boyunca mutlaka o başka şeylerden kısmak zorunda kalacaksınız.
Projeye geri dönersek, kendi seçtiğimiz bir tema üzerinden Fransız klişelerini anlattığımız en fazla 2 dakika uzunluğunda bir video hazırladık. Videonun içeriği tamamıyla bize kalmıştı, bu yüzden yaratıcılığımızı konuşturduk ve sınıfta birinci seçildik. Linki bulamadığım için buraya ekleyemiyorum ama bulursam sonradan güncelleyeceğim.
Bu projenin bizi zorlayan bir tarafı bulduğumuz klişelerin hocayı tatmin etmemesi ve bir yerden sonra doğru düzgün klişe bulamayışımızdı. Ama üstesinden geldik ve hallettik.
Diğer bir tarafı ise okuldaki Fransızlarla bu klişeler hakkında röportaj yapmak zorunda oluşumuzdu. Erasmuslularla röportaj yapmak istiyorsanız elinizi çabuk tutmanız lazım çünkü tüm hazırlık öğrencileri onlarla röportaj yapmaya başladıkça bir süre sonra bıkıyorlar (haklı olarak) ve ya onları okulda göremez hale geliyorsunuz ya da size yardımcı olmuyorlar. Biz uzun uğraşlar sonucunda Pierre isimli bir gençle (yazar burada aşk hastalığına yakalanmıştır ve Pierre ismini her duyduğunda delice göz yaşı akıtır) röportaj yaptık. Röportaj sırasında gözlerimden çıkan kalplere engel olamadım, gerçekten hayatımın en güzel 5 dakikasıydı.
Hâlâ en gurur duyduğum işlerden birisidir bu proje.

4. Modül : << s'informer >>
Bu modül de 3 hafta sürdü. Yavaştan sanatla ilgili konulara giriş yaptık ve sergilerde bahsedip bolca resim ve karikatür betimledik. Karşılaştırma yapıp nedenlerini açıklayarak bir şeyi tavsiye etmeyi veya etmemeyi öğrendik. Comparatif, superlatif, çift zamirler (doubles pronoms), conditionnel présent, phrases hypothètiques, négation complexe, futur simple gibi biraz daha karışık konuları işledik ve bunları nasıl kullanacağımızı öğrendik. Favori modüllerimden birisiydi.

4. Proje
Bu da favori projelerimden birisiydi. Bir sanat sergisi seçip onunla ilgili bir broşük hazırladık ve sergideki eserlerden birini seçip onu anlattığımız ses kayıtlarının QR kodlarını da broşüre ekledik. Genel olarak bu şekildeydi, çok zor bir yanı yoktu, eğlenceliydi. Yine birinci seçildik bu arada 🙂

2. Partiel
Bana konuşma ve yazma gücünü veren, daha doğrusu çoktan içimde bulunan bu güçleri açığa çıkarmama yardımcı olan en sevdiğim sınav. Gerçekten, bir sınavı nasıl sevebildim ben de bilmiyorum ama bu satırları partiel 3’dan (partiel trois) çıktıktan hemen sonra yazarken partiel 2’nün (partiel deux) kıymetini bir kez daha hatırladım.
Konuşma sınavından önce kalp krizleri geçiriyordum (klasik bir Ece) çünkü o zamanlar ciddi anlamda en büyük kabusum konuşmaydı. YGS Matematik bile beni bu kadar strese sokmuyordu, size bu konuda yemin edebilirim. Bu sefer sizi diğer hazırlık öğrencileriyle birlikte bir sınıfa alıp 20 dakika hazırlanma süresi veriyorlar ve siz seçtiğiniz resimle ilgili anlatacaklarınızı bir kağıda not alıyorsunuz. Sonra bu kağıdı jüriniz alıyor bu yüzden (zaten konuşma sınavının puanlama kağıdında da belirtildiği gibi) bu notları cümle cümle, edatına ve aksanına kadar yazmanızı değil de baktığınızda size diyeceğiniz şeyi hatırlatacak şekilde kelimeler halinde not almanız bekleniyor. 20 dakikanın sonunda hep birlikte sınıftan çıkıyorsunuz ve herkes jürisinin olduğu sınıfa gidiyor. Benim şansıma o gün, şimdiki bölüm dersime giren Gülseren hocam jürimdi. Kendisi dünyanın en güler yüzlü, en sempatik, en destekleyici insanı. Kendisinin bunlardan haberi var mı bilmiyorum lakin ben şu an konuşma fobimi az da olsa yenebilmişsem hepsi onun sayesindedir. Yanlış anlaşılmasın, konuşma sınavı esnasında bana motivasyon verecek cümleler kurmadı lakin bakışları, hal ve tavırları beni konuşmaya o kadar teşvik etti ki tam 13 dakika konuştum. Normalde birebir konuşmalarda bir cümle bile kuramayan ben, 13 DAKİKA KONUŞTUM. Şimdi bile inanasım gelmiyor ama yaptım işte. Sınavın içeriğinden bahsetmeye geri dönersem ilk başta hiçbir şekilde müdahalede bulunulmadan seçtiğiniz resme/fotoğrafa göre kurduğunuz hikayeyi anlatıyorsunuz. Sonra jüriniz size bu hikayeyle ilgili sorular soruyor ve hikayeniz hakkında mantık çerçevesinde detay veriyorsunuz. Sürpriz bir şekilde bizden bir anımızı da anlatmamızı istediler ama ben çok fazla detay veremedim çünkü cidden tükenmiştim ve aklıma diyecek hiçbir şey gelmedi. Bir ara Gülseren hocamla edebiyat hakkında konuşmaya başladık, zaten o sırada bölüm dersi hocam olduğu ortaya çıktı ve ben kendisini yaklaşık 1 ay boyunca Fransız sandım çünkü tam bir Fransız gibi konuşuyordu, hiçbir şekilde Türk aksanına kaymıyordu, gözlerimden kalpler çıkarak dinledim kendisini ki hala her çarşamba sabahı 9-11 arası beni büyülemeye devam ediyor. Bu bölümden 25/30 aldım.
Yazmadan 29/30 aldım ve puanım nereden kırıldı biliyor musunuz? 3 tanecik kelimeyi İngilizceye kaymış bir şekilde yazdığımdan! Yazdığım parça bir sürü yanlışla doluydu ama hepsini göz ardı edip sırf 3 kelime için bir puanımı kırmış! Kesinlikle şikayet etmiyorum, ben olsam o parçaya 25 falan verirdim ama bir kez daha Fransızların milliyetçiliğini kanıtlamış olduk sanırım 🙂
Okuma fena değildi. “Tırnak işareti”nin Fransızcasını bilmediğimden ötürü kafadan 4 puanım silindi ama buna rağmen 15,5/20 aldım. Sistem yine aynıydı ancak bu sefer iki ayrı parça vardı. Okuma parçaları genelde zor olmuyor ancak her şeyi anlasanız bile sorular zor olabiliyor veya cevaplarınızdan emin olamıyorsunuz, bir şeyler eksik veya yanlış geliyor. En azından bana ve konuştuğum kadarıyla arkadaşlarıma böyle oluyor-muş. Yine de korkmanız gereken bir yer değil. Önemli olan şey önce sorulara göz gezdirip metni buna göre okumak, yani soruları metinden önce okursanız metinde ne aramanız gerektiğini bilirsiniz ve bu size büyük oranda avantaj ve kolaylık sağlar. Ayrıca işlediğiniz modüllerdeki kelimelere de hakim olmalısınız çünkü (doğal olarak) modüllerdeki temalardan biri üzerinden metin geliyor.
Dinleme sınavından 13/20 aldım, sınıfın en iyi notu 13,5/20 idi. İnanın bunu nasıl başardım bilmiyorum ama duyduğum her şeyi yazdım. Bu dinleme sınavlarının en sinir bozucu yanı parçanın arka planında sürekli bir gürültü olması. Yani Allah aşkına, ben Türkçe bir şeyi dinlerken bile gürültü olduğunda anlamakta zorlanıyorum, İngilizce bir parçayı dinlerken gürültü olduğunda kelimeler kaçıyor, Fransızcada nasıl anlamamı bekliyorsunuz? diye isyan edesi geliyor insanın, ki ediyoruz da ama değişen bir şey olmuyor. Aynı anda (bana göre) aşırı hızlı konuşulan bir parçayı dinleyip soruları cevaplamaya çalışmak dünyanın en stresli işi ve buna bir çözüm bulabilmiş değilim henüz ama dinlediğimi anlama kabiliyetim geliştikçe soruların cevaplarını da aklımda tutabilme yeteneğim orantılı olarak gelişiyor ve böylece parça bittiğinde bilgileri yerlerine yerleştirebiliyorum.
2. Partiel’den toplam 83/100 aldım ki bu hayalini bile kuramayacağım bir nottu ama başardım! 🙂

Modül Sınavları
Her modülün sonunda o modülle ilgili dinleme, yazma ve okuma parçalarından oluşan, genelde çok da zor olmayan sınavlar. Biz hepsini aynı günde olmuyorduk, ayrı günlerde dersin bir bölümünde olup bitiyordu ve sınavlar kontrol edildikten sonra hocalarla birlikte gereken yerlerin üstünde duruyorduk. Burada da korkmanız ve telaş yapmanız gereken bir şey yok aslında çünkü derslere katılmasanız bile iyice dinlerseniz, size verilen ödevleri hakkıyla yaparsanız bu sınavlardan iyi notlar alırsınız. Ben çoğu zaman “şimdi neye çalışacağım ki” moduna giriyordum ama siz bunu yapmayın, en azından gidip kelime ezberleyin 🙂

Conjugaison Sınavları:
Conjugaison, Türkçede fiil çekimi anlamına geliyor. Fransızcada bir fiilin çekiminin zamana, cinse ve kişi sayısına göre değişebildiğini göz önünde bulundurursak bu sınavların gerekliliği ve önemi hakkında bir fikir sahibi olabiliriz sanırsam. Benim bu bitmek tükenmek bilmeyen fiil çekimleyememe derdimi bir nebze olsun azaltmamda en büyük yere sahip şey bu sınavlar.
Unutmadan hemen söyleyeyim, her sınıf bu sınavları olmuyor. Hatta bu sene bu sınavı olan tek sınıf biz olabiliriz. Buraya geldiğinizde siz de aynı formatla karşılaşacaksınız diye bir şey yok çünkü her hocanın ders içi etkinlik anlayışı farklı oluyor.
Bu sınavlarda değişik bir olay yok. Çeşitli soru şekillerinde bize verilen fiilleri çekimliyoruz. 9 kişi zamirine (je, tu, il/elle/on -bunlarda fiil çekimi farklılaşmıyor, örnek vermek gerekirse “parler” yani “konuşmak” fiili şimdiki zaman/geniş zamanda “il parle, elle parle, on parle” olarak kalıyor-, nous, vous, ils/elles -burada da aynı mantık var- ), masculin veya feminin oluşuna ve zamana göre çekimliyoruz bu fiilleri. Dil öğrenme süreci bitmiyor lakin conjugaison gerçeği bu süreçten daha uzun bir sonsuzluğa sahip.
Bu sınavlar dönem notumuzu etkiliyor, benimkiler bir ara vasattı lakin aklım başıma gelince çalışmaya başladım. Hala en büyük problemlerimden biri bu; lakin çalıştıkça oturuyor. Her gün kelime ezberlemek gibi aslında, bir şeyi düzenli aralıklarla tekrar edersen ne kadar zor olursa olsun öğrenirsin mantığı.

Sunumlar
8 projenin 8 sunumu. Ayrıca sevdiğimiz, bizde anısı olan eşyalarımızı anlattığımız bir sunum da yaptık ve ben 6-7/10 beklerken 10/10 aldım. Projelerdeyse 90-95/100 beklerken 80-85/100 aldığım da çok oldu. Yani bu sunumlarda alacağınız puan pek belli olmuyor. Zaten puan için yaparsanız da hiçbir şey öğrenemezsiniz. Buradaki amaç sizin toplum önünde konuşabilmenizi, akademik düzeydeki konuları anlatabilmenizi sağlamak çünkü lisansa geçtiğinizde bol bol yapacaksınız.
İlk dönemin projelerini anlattım zaten, çoğunlukla gruplar halinde, bir sefer tek başınıza çıkıp projede üstünüze düşen görevleri anlatıyorsunuz. Zaman kısıtlaması pek olmuyor, ki zaten siz de çıkıp saatlerce konuşacak bir seviyede olmuyorsunuz. Çok uzarsa hocalarınız kısa kestirebiliyor, vesaire…
Bu konuda size verebileceğim ama uymayacağınızdan %100 emin olduğum tavsiye, yanınıza aldığınız kağıda her cümleyi, her kelimeyi aksanına kadar yazmayın, olurdu. Sunum esnasında bahsedeceğiniz şeyleri bir kağıda tamamen yazın, ona çalışın, eyvallah ama yanınıza aldığınız kağıtta sadece konu başlıkları ve unutabileceğinizi düşündüğünüz kelimeler olsun. Öteki türlü takıldığınızda kaldığınız yeri bulmanız çok zor olabilir; kendi kendinize cümle kurma yetiniz gelişemez çünkü önünüzdeki kağıtta yazılı olan şeyleri sesli ifade ediyorsunuz, yeni bir cümle yaratmıyorsunuz; öz güveninizin gelişmesi daha uzun bir süre alır, gibi gibi…
Son olarak elinizden geldiğince rahat olmaya, rahat olamıyorsanız da rahat gözükmeye çalışın. Karşınızda size bakan 25 gözün muhtemelen sadece 5’i sizi gerçekten görüyor. Sunumu yapmış olanlar “işim bitti nasılsa” deyip dinliyormuş gibi yapıyorlar, diğerleri de kendi sunumlarını düşünüyor. Hocalarınızsa sizi dikkatle dinleyip her kelimenizi, her hatanızı not alıyorlar ama bu moralinizi bozmasın çünkü sunumunuzu hakkıyla yaparsanız hocalarınızdan gelecek soruları da o derecede azaltmış olursunuz. Verdikleri notlarsa sizin performansınıza göre değişir lakin hiçbir zaman hak edilenin altında not verdiklerini görmedim. İlk başta sinirlenip “daha yükseğini hak ediyordum” dediğim çok zaman oldu lakin şimdi geriye dönüp baktığımda haklı olduklarını görebiliyorum.

Ödevler
Hazırlık sınıfı boyunca ödev yapmadan geçirdiğiniz bir hafta bile olmayacak, bana güvenebilirsiniz. Bazen öyle bir raddeye gelecek ki hem yapmanız gereken ödevler, hem projeler, hem de sınavlar üst üste birikecek ve boyunuzu en az bir metre aşan bir hale bürünecekler.
Belki biraz abartıyor olabilirim ama haftada 20 küsür saat Fransızca gördükten sonra insanda ayrıca bir de ödev yapma enerjisi kalmıyor açıkçası, ama yapıyorsunuz. Öyle ya da böyle yapıyorsunuz çünkü yapmak zorundasınız, ÇÜNKÜ:
1-Hocalarınızın sizin sınıf içindeki durumunuza göre verdiği “contrôle continu” notunu etkiliyor,
2-Yaptığınız tüm ödevlerin size mutlaka bir katkısı oluyor. En saçma ödev bile size en azından bir kelimeyi, bir edatı, bir dil bilgisi kuralını nasıl kullanacağınızı öğretiyor.
Biz çoğu ödevi padlet üzerinden yapıyorduk. Profesörümüz kontrol edip yanlışlarımızı işaretleyerek (düzelterek değil, sadece “şurada aksan hatası var, burada zaman hatası var vb. gibisinden işaretleyerek) bize mail atıyor. Onun dışında deftere yaptığımız ve sonrasında sınıfta üzerinde konuştuğumuz ödevlerin olmasının yanında cep sinemasında izlediğimiz bir filmle ilgili veya okuduğumuz kitapla ilgili bir kağıdı da doldurduğumuz ödevler oluyordu.
Ben ilk başta ödevleri yaparken lanetler okuyordum çünkü zorlanıyordum açıkçası, ama düzenli çalışmaya ve düzenli yaşamaya başladıktan sonra okuduğum lanetler azaldı ve şimdi çoğunlukla isteyerek yapıyorum bu ödevleri. Arada bir “bu ne şimdi” dediğim oluyor lakin dediğim gibi hatırı sayılır ölçüde azaldılar.

CAA:
Açılımı “Centre d’Auto Apprentissage Linguistique”, yani Türkçeye çevrilmiş haliyle “Kendi Kendine Öğrenme Merkezi”. Hazırlık sınıflarının ders programında haftada toplam 4 ders saati (50 dakikadan hesapladığımızda), blok olarak hesaplarsak 2 blok dersi süresince (toplam 200 dakika) bulunmamız zorunlu olan yer. Burada adı üstünde kendi kendimize Fransızca öğreniyoruz. Eksik olduğumuz yerleri belirleyip okulun facebookumsu sitesinden ulaşabildiğimiz çeşitli etkinliklerle bu eksiklikleri gideriyoruz. CAA’daki hocalarla veya CAA görevlileriyle konuşma pratiği yapabiliyor, Fransızca film izleyebiliyor, kitap veya dergi okuyabiliyor veya bilgisayarları kullanıp istediğimiz her şeyi yapabiliyoruz, tabii bu yaptığımız her şeyin Fransızca olması şartıyla. 🙂
Hocalara veya görevlilere danışıp onlardan tavsiye alabiliyoruz ama ben bunu yapmamayı tercih ediyorum, nedeni hakkında en ufak bir fikrim yok, sadece HALA başkalarıyla Fransızca iletişim kurmaktan çekiniyorum lakin son zamanlarda, özellikle Partiel 2’nün konuşma sınavından sonra bunun üzerine giderek geliştirmeye, kendimi aşmaya başladım. Gerçi hala konuşma pratiği yapmıyorum ama o raddeye gelmeme daha var sanırım, belki mezun olurken falan…
Burada yaptığımız şeylerden not almıyoruz bu arada, belirtmeden geçmeyeyim.
Daha detaylı bilgiye de bu linkten ulaşabilirsiniz: CAA’nın tanıtımı

Ayrıca okulla ilgili başka bilgilere ekşi sözlük üzerinden ulaşabilirsiniz. Bana çok faydası dokunmuştu.

2018 Haziran Günlüğü

Bu ay ne okudum?
Martin Eden, Jack London
Jack London’dan okuduğum üçüncü eser olan Martin Eden, içinde çokça otobiyografik unsur bulunduran bir romandı. Biraz ağır ilerledi, kitabın içine tam anlamıyla girmem çok uzun sürdü ki zaten bir ayda bitirebildim. London’ın diğer kitaplarını okuduktan sonra Martin Eden’ı okusaydım belki daha iyi olurdu, bilemiyorum.
Bir denizci olan Martin Eden’ın Ruth Morse ile tanışmasından sonra kendini günden güne geliştirmesi ve yazarlık yolundaki inişli çıkışlı, heyecanlı ve oldukça gerçekçi serüvenini okuyoruz kitap boyunca. Uzun süredir normal bir insanı gerçekçi bir bakış açısıyla anlatan bir roman okumadığımdan dolayı (en son Nisan’da Şeker Portakalı’nı okumuşum) beni biraz sarstı, biraz tokatladı ve kendime getirdi. Jack London’ın bende şimdiye kadar yarattığı etki hep aynı oldu zaten. Ancak uzun süre kitap almayacağım için Jack London okumaya da kısa bir ara vereceğim maalesef.
Her neyse, kitapta ayrıca fazlasıyla ideolojik konulara yer verilmişti. Ben kendime uzunca bir araştırılacaklar ve okunacaklar listesi çıkardım.
Martin Eden kendini geliştirip okudukça, kelime haznesi arttıkça kurulan cümleler ve yapılan betimlemeler de o yönde evriliyor, kitapta en sevdiğim şeylerden birisi de bu oldu. Ayrıca Jack London’ın ideolojik görüş olarak kendine zıt bir karakter yaratmış olması da ilginçti. Çevirmenin bu konuyla ilgili bir dipnotu var, ama ondan bahsedersem spoiler vermiş olurum, bu yüzden bu konu hakkında yorum yapmayacağım. Dipnotlar demişken de, ben kitaptaki 150’ye yakın dipnotun biraz “okuru yönlendirici” etkisi olduğunu düşünüyorum. Bu ne demek? Şöyle ki, kitapta, Jack London’a göre, asıl çıkarılması gereken ana yargıyı biraz köşeye itip üstünü örtüyorlardı, biz de böylece dümdüz bir şekilde kitabı okuyup bitiriyor, ancak kitabın son dipnotunda gerçek amacı anlıyorduk.
Durağan ve yavaş ilerleyen, az önce de dediğim gibi ağır bir kitaptı ancak o son bölümler var ya… Acayip bir ters köşe yaşadım. Öyle bir sonu hayal dahi edemezken bir anda her şey olup bitti, hem de öyle gerçekçi bir şekilde olup bitti ki, acaba Jack London, yaşandıktan sonra yazılması imkansız olan bu olayı nasıl böyle yazabildi? diye durup düşünmem gerekti dakikalarca. Şu yaşıma kadar yüzlerce kitap okudum ancak bu kadar gerçekçisini görmemiştim. Jack London’ın diline alışın, ve sonrasında Martin Eden’ı okuyun, okutturun.

Dede Korkut Hikâyeleri ve Kedi Beşiğini henüz bitiremedim. “Günlükler” serimin son ayında, yani Temmuz’da detaylı bir şekilde yorumlarını gireceğim.

Bu ay ne izledim?

Kuroko no Basket
Hala bitirmiş değilim kendisini, daha en başlarındayım zaten ama dinamik ve eğlenceli bir basketbol animesi. Karakterleri tanıma ve ısınma aşamasındayım lakin ismini unuttuğum çift kaşlı arkadaşı hiç mi hiç sevmedim, ne yalan söyleyeyim.
Anime sevenlere tavsiye ederim.

Skam France
Sınav haftamda dinleme pratiği yapmak için izlemeye başladığım ama önceden de oldukça merak ettiğim bir diziydi. Gençlik dizisi olduğunu biliyordum ancak bana Skins’in modern ve Fransız yapımı hali gibi geldi, tabii biraz daha “normal” hali aynı zamanda.
Serim, düğüm, çözüm bölümlerini net bir şekilde belirleyebiliriz, özellikle son iki bölümde her şey o kadar hızlı çözüme kavuştu ki “Gerçekte de Fransız gençleri böyle olabiliyor mu?” diye düşünmeden edemedim. Ancak, günlük kullanılan dile alışmam için iyi bir seçenekti. Konuşmaları hala net bir şekilde anlayamasam da öğrendiğim çok fazla şey oldu. Ayrıca bölümler 20 dakika olduğu için sıkılmadım ve dürüst olmak gerekirse o 20 dakika bana 5 dakikaymış gibi geldi her seferinde.
Derin anlamlar yaratmaya çalışmışlar ama pek de başarılı olamamışlar bence. Ama dizide işlenen ve en çok göze çarpan sosyal eleştiri teknoloji ve sosyal medya bağımlılığıydı. Bu konuda kendilerini tebrik ediyorum.
“Çerez” diyebileceğimiz ve size keyifli vakit geçirtecek dizi arıyorsanız öneririm.

Arrival, Denis Villeneuve
Bu filmin detaylı yorumuna buradan ulaşabilirsiniz.

Kısa Film: Room 8 (Türkçe Altyazılı)
Skhizein (Türkçe Altyazı)
İnside – İçeride Kısa Film (TR Altyazı)

Bu ay ne dinledim?
AWAKENING
5 Seconds Of Summer – Youngblood (Acoustic)
5 Seconds Of Summer – Youngblood (Live on The Voice Australia)
Troye Sivan – Bloom
Sugarland – Babe ft. Taylor Swift
Home.
İkiye On Kala – Merak Ediyorum Kadın
a boy / frank
To the one I’m always dreaming of
you make my heart go uwu
ONE OK ROCK – Change -Japanese Ver.- [Official Music Video]

Youtube köşesi

Sanat
Okuduğum En İlginç Romanlar // Şeyma Ünal
Bir Oturuşta Bitirebileceğiniz 5 Müthiş Kitap
Kitap Okuma Tercihi Üzerine. Basılı mı Elektronik mi ?
Wish u were here
I’ll be next to you

Eğitim
Should you come to study in France?
8 Conseils pour Apprendre du Vocabulaire
HOW TO WRITE EXAM ESSAYS! UNIVERSITY BIOLOGY STUDENT TIPS + ADVICE | EXAM SEASON DIARY #002

Kültür
Faut-il être bilingue pour venir à New York ? (non.) 🗽| Harmony Lu
4 FARKLI MİLLETİN BATIL İNANÇLARI | 3 Yabancı 1 Türk #15
70 People Reveal How To Count Money in Their Country | Condé Nast Traveler
70 People Reveal How to Say Hello and Goodbye in Their Country | Condé Nast Traveler
What Students in PARIS are ACTUALLY wearing | ART SCHOOL

Doğa
How to Compost | Bokashi System
Çok mutlu bir haberim var. Gülcan doğum yaptı ve tam onbir yavrusu oldu
Bataklıktaki kızımız Gülcan’ nın 11 yavrusu için yuva yaptık
THE TRASH DIARIES ep.1 | What I wasted this week
25 SURPRISING WAYS TO SAVE MONEY BY GOING GREEN 🌱💵

Teknoloji
Gökdelen camlarını neden hala insanlar temizliyor?

Motivasyon
EN ÇOK ACIYI BEN ÇEKTİM | Şikayet Etme
Ömrüm Yettikçe LGBT | Ayta Sözeri | TEDxIstanbul
Ben Bir Bacaktan İbaret Değilim, Çok Daha Fazlasıyım. | Neslican Tay | TEDxENKASchools
#nofilter mutluluklar | Elvin Levinler | TEDxMETUAnkara
Sen Değiş, Dünyan Değişsin | Hale Caneroğlu | TEDxHisarSchool
Productivity: How to Make Time For Everything You Want ⛳ 5 Practical Tips to Make Time Like Magic
Release What’s Holding You Back | Dream Life Series #4 🌻
SÜRÜDEN AYRILANI KURT KAPAR MI?
Take Action, Be Consistent | Dream Life Series 🌻

Kadın
COOL KADINI OYNAMAK
TOPLUMSAL BASKI HAKKINDA
FEMİNİZM HAKKINDA KONUŞTUK
KADINA ŞİDDET ve TÜRLERİ

Sağlık
<-a href="https://www.youtube.com/watch?v=VTQhkwjt3ow&t=183s" rel="noopener" target="_blank">Increase your productivity by sleeping more?!

Arrival (Geliş) Film Yorumu, Denis Villeneuve

Benim bu filmi anlamam için her şeyden ve herkesten izole olmuş bir ortamda ikinci kez izlemem lazım. Ancak şimdilik filme ne kadar hayran olduğumla ilgili birkaç cümle yazıp elimden geldiğince konusunu da anlatacağım.
Öncelikle şunu söylemem gerekir ki, müstakbel bir dilbilimci olarak (aa, evet, dili de inceleyen bir “bilim” var ve evet, “dilbilim” de GERÇEK bir bilim, şaşırdınız değil mi?) şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, şu an “bilim” olarak kabul ettiğimiz her şeyi mümkün kılan şey dildir. Pratik yaşamı mümkün kılan şey de dildir. Aslında her şeyi mümkün kılan şey dildir. Geriye doğru bir yolculuğa çıktığımızı düşünün. İlk önce konuşarak iletişim kurma yetimizi silin ve insanlığı öyle hayal edin, sonra aynı şeyleri sırayla beden dili ve “tarzanca” diye tabir edebileceğim ilk insanların çıkardığı sesler ve duvarlara yazılan/çizilen şeylerle yapın, hiçbiri olmasa ne olurdu?Bırakın bilimle ilgilenmeyi, birbirimizle günlük olaylarla ilgili bile iletişim kurabilir miydik?
Dille ilgili TED konuşmamı kendimle ilgili şu eleştiriyi yaparak bitirmek istiyorum: Arrival sayesinde aslında ne kadar yetersiz ve donanımsız olduğumu fark ettim. O kıvrak dil zekasına sahip olduğumu düşünüyorum lakin filmdeki dilbilimci kadın karakterle (Dr. Louise Banks) kendimi karşılaştırdığımda tek bir karınca kadar bile değerim yok. Bu bana iyi bir ders oldu ve beni harekete geçirdi. Hazır yaz tatilindeyken bol bol okuma yapabilirim artık.
Her neyse. Filme geri dönecek olursak, söylemem gereken ilk şey, filmin biraz ağır ve anlaması zor, karışık olduğudur. Sık sık olay akışı kesilip bir iki saniyelik başka görüntüler giriyor ama ben bu görüntüleri uzunca bir zaman geçmişe ait sandım. Sonradan böyle olmadığı anlaşıldı ve özellikle son dakikalarda Çin’in başkanıyla yapılan konuşma sırasında beyin hücrelerimin teker teker öldüğünü hissettim.

Uzaylılar bir gün ansızın dünyaya geliyorlar ve rastgele bir şekilde dünyanın 12 noktasına iniş yapıyorlar. Klasik bir uzay konulu bilim-kurgu filmi başlangıcı. Ama bu uzaylılar dünyayı işgal edip ele geçirmek için bir hamlede bulunmuyorlar. Öylece duruyorlar. Bu da beraberinde şöyle bir soruyu akıllara getiriyor: “Niye buradalar?”. Bu soruya cevap arıyorlar aramasına ama bu da başka bir sorunu ortaya çıkartıyor: “Nasıl iletişim kuracağız?”. Burada devreye Dr. Louise Banks giriyor ve uzaylılara basit bir İngilizce öğretmeye başlıyor. Sonrasında ise çeşitli olaylar yaşanıyor ve az önce de bahsettiğim gibi sürekli bir geleceğe gidiş-geliş temalı görüntüler ekrana geliyor. Dilbilim dışında fazlasıyla fiziki öğelere ve de özellikle zamanda yolculuğa odaklanılmış bir senaryo canlandırıldı film boyunca.
Uzaylıların amacının ne olduğunu öğrenmeye çalışırken -okuduğum kadarıyla- günümüz dünyasında bilimsel olarak yanlış sayılan şeyler katılmış araya, lakin ben bir filmde bunların göz ardı edilebileceğini düşünüyorum, özellikle de bu film dilbilimle ilgiliyse, yani türünün üç beş örneğinden biriyse.
Louise, uzaylılarla iletişim kurdukça onların zaman-mekan kavramlarına daha çok adapte oluyor ve kendi geleceğinden kesitler görmeye başlıyor. Bu kesitleri anca filmin sonunda yerli yerine oturtabiliyoruz, ama yine de beni o kadar çok etkiledi ki uzun bir süre ekrana bakakaldım. Gerçekten de hayatımda izlediğim en iyi, en çarpıcı ve en kendimi bulduğum filmlerden birisi oldu. Keşke bu konuyla ilgili daha çok film çekilse.
Filmi yorumlamakta zorlandığımı söylemiştim. Bu yüzden şimdi internetten bulduğum çeşitli yorumlardan kesitleri buraya ekleyeceğim.
Son olarak Arrival, Ted Chiang’ın “Story of Your Life” isimli uzun öyküsünden uyarlanmış, meraklısına duyurulur.

NTV : “Uzaylıların kullandığı dilde zaman kavramının olmadığını keşfeden Banks, bu sayede geleceğe giderek daha önce bilmediği şeyleri adeta paralel zaman dilimlerine giderek öğrenip, günümüzü değiştirebiliyor.”

STAR : “Bir iki eleştiriyi okuduğum halde filmin niçin özel olduğunu tam anlayamamıştım. Halbuki ‘Arrival’ gerçekten özel bir filmmiş. Okuduğum yazılardan filmi tam olarak algılayamamamın sebebi ise yazar arkadaşların eksikliğinden değil filmin birkaç önemli kavramı kendi içinde barındırıp bir bütün içinde birleştirebilmesinden kaynaklanıyor.”

“İlk temaslarından sonra göreceklerdir ki aradaki sorun sadece dil değildir. Uzaylıların zaman, yer kavramı da farklıdır ve bütün çözüm veya çözümsüzlük burada yatmaktadır. Filmin ilk başarısı uzaylı kavramını gerçekten dünya standartlarının dışına taşıyabilmesi. Yani biz insanların zamanı, maddeyi ve evreni tanımlaması ile filmdeki uzaylıların algılayışının arasındaki fark onların dünyalı olmama durumuna muhteşem bir gerçeklik katıyor. Filmin ikinci büyük başarısı ise insanın kendini tanımlaması ile ilgili. Lineer zaman çizgisi üstünde hayatın anlamı üzerine çok kafa yoruyor film.”

BEYAZ PERDE :

“Amerikan ordusu, trajik bir geçmişe sahip olduğunu düşündüğümüz dilbilim profesörü Louise Banks’den (Amy Adams) yarı yumurta şeklinde gizemli ‘gemiler’ ile dünyanın 12 bölgesine inmiş olan uzaylı yaratıklarla iletişim kurmasını ister. Louise ve bilimadamı ortağı Ian (Jeremy Renner), uzaylıların amaçlarını öğrenmeye çalışırken, bazı ülkeler gemilere saldırmaya karar verir. İntergalaktik bir savaşı önleyebilmek için Louise ve Ian, uzaylıların ilginç dilini çözmek için yaşamlarını tehlikeye atmak zorunda kalırlar.”

ONEDIO

“Sleepers*” ou “Jadis 4 jeunes hommes, maintenant 4 vengeurs adultes”

*Sleepers: “Un mineur condamné à purger toute période de plus de neuf mois dans un établissement géré par le gouvernement.”

Le Résumé du Livre (sans spoilers)

Jusqu’à un désastreux après-midi d’été, tout allait bien. Mais une farce qu’ils ne considéraient pas significative, a changé toute leur vie d’une façon irrémédiable.

Les personnages sont Lorenzo Carcaterra, Tommy Marcano, Michael Sullivan, John Reilly et le livre se trouve en Hell’s Kitchen, Manhattan, New York pendant les années 1960-1970. Ils étaient jeunes étudiants issus de familles pauvres. Ces 4 petits garçons qui se réfugiaient l’un dans l’autre dans un environnement troublé et parmi des familles troublées, ont volé un jour un chariot à hot-dogs pour le dérober mais le chariot est devenu une arme du crime qui tue presque un vieil homme.

Après cela, les garçons sont condamnés et envoyés dans une maison de redressement pour mineurs, Wilkinson Home For Boys, une des plus strictes de l’État de New York. Là-bas, dans la prison, ils ont beaucoup souffert de l’abus sexuel des officiers et ils les ont changés d’une manière irréparable ; et depuis lors, ils n’ont jamais été les mêmes.

Pourquoi Je l’Aime Beaucoup ? Mes Opinions Sur Le Livre

“Sleepers” est un livre basé sur une histoire vraie, donc je pense qu’on n’a pas le droit de critiquer le flux des événements. A part ça, le style de l’écriture de l’écrivain est très important et dans “Sleepers”, Lorenzo Carcaterra a écrit avec un style remarquable et choquant. Le livre lui-même est aussi bouleversant à cause de toute la tristesse et la colère de la réalité.

Lorenzo Carcaterra nous a donné des descriptions détaillées sur les personnages et sur l’environnement au début du livre. C’est vraiment utile parce qu’il y a beaucoup de personnages et il est possible qu’ils nous embrouillent.
Le livre commence par une anticipation qui contient ce dialogue qui fait frissonner :

” ‘Je n’ai jamais voulu faire ces choses.’ Il a soufflé, en se penchant vers moi. ‘Aucun de nous voulait.’
‘Il ne sert à rien maintenant que vous regrettez.’ J’ai dit.
‘Je vous prie,’ il a dit avec une voix cassée. ‘Essayez de me pardonner. S’il vous plaît ! Juste essayez.’
‘Apprenez à vivre avec ça,’ j’ai dit en me levant de la table.
‘Je ne peux pas,’ il a dit. ‘Je ne peux plus.’
‘Alors mourez avec ça,’ j’ai dit en regardant dans ses yeux. ‘Comme chacun de nous.’ “

Ainsi, l’auteur nous dit ce qui va passer à la fin et il induit une certaine curiosité chez les lecteurs2 sur la façon dont l’histoire prendra un chemin.

Le livre consiste en 3 sections et elles nous racontent respectivement leur enfance avant d’entrer dans la prison, les événements qu’ils ont enduré dans la prison et les suites de la prison. La première section contient beaucoup de descriptions longs donc ça peut être un peu ennuyeux de temps en temps. Celui-ci est la seule critique négative sérieuse que je peux faire sur le livre.

“Sleepers” parle du mauvais traitement, de l’abus des enfants dans les prisons ; il raconte l’amitié, la loyauté, la brutalité, et la revanche. En faisant ça, il raconte la réalité sans mettre beaucoup de censure donc vous pouvez vous sentir quelquefois un peu inconfortable. Mon conseil est si vous êtes une personne sensible, c’est mieux pour vous de ne pas le lire. Parce qu’en lisant le livre, on assiste au viol, à l’abus, à leurs cris d’aide, à leur désespoir et à une réelle tragédie.

Les Adaptations et Les Éditions

Un film s’appelle “Sleepers” ou “La Correction” au Québec est adapté de ce livre et la série télévisée “Suskunlar” est inspiré aussi de “Sleepers”. Les adaptations sont très populaires autour du monde ainsi que le livre.
Le livre est écrit en anglais et il y a beaucoup d’éditions traduites dans d’autres langues sauf le français. Donc si vous voulez le lire, vous devez l’acheter en turc ou en anglais, ou en toute autre langue que vous connaissez.

Les Citations

“Ils perdaient mais ils faisaient semblant d’avoir gagné, tout comme nous.” (P : 109 dans l’édition turque)
“Il faut un moment pour que la peur trouve son chemin et rampe à travers le bouclier que vous avez soigneusement construit. Et une fois qu’elle s’est infiltrée en vous, elle reste toujours là. Soit être durci à cause de la dureté de la vie, soit être un petit enfant.” (P : 168)
“Nous étions les enfants d’un monde qui était sourd à nos cris et nous resterons toujours comme ça.” (P : 257)
“Je leur ai parlé du Wilkinson.
Des tortures, des coups, des humiliations.
Je leur ai parlé du viol.
J’ai raconté les quatre enfants horrifiés qui pleuraient de dormir chaque nuit au Dieu du Père Bobby pour une aide qui ne serait jamais venue. Les nombreuses nuits passant à regarder l’obscurité. J’ai raconté les rats, les fentes des serrures qui brisaient le silence dans les cellules de quarantaine, les matraques impitoyablement lancées, les caresses des gardes et les cris d’un enfant.
Je leur ai tout dit.” (P : 316)