Virginia Woolf-Deniz Feneri Yorumu

1-Kitabı sevip sevmediğime henüz karar veremedim. Başta her şey çok karmaşıktı ve çoğu zaman kimin bakış açısında olduğumuzu anlamadım. Zaten bu yüzden de bitirmem iki hafta sürdü. Gerçi ilk çeyreğinden sonra bilinç akışı tekniğinin nasıl bir şey olduğunu anlayıp hikayeye daha hakim oldum ama yine de sevip sevmediğimi bilmiyorum. Belki de kitabın içine girememiş olmam tamamen benim suçumdur çünkü sakin kafa isteyen bir romandı. Ben o sakinliği anca sınavlarım bittikten sonra b

2-Kitaba bir feminist olarak bakarsam, sevdim. O dönemde bir aile içinde kadının yeri ve erkeklerin kadınlarla ilgili düşünceleri, duyguları, onlara karşı hal ve tavırları hem yalın ve olduğu gibi hem de oldukça çarpıcı bir şekilde gözler önüne serilmişti. Mrs. Ramsay’in obsesif bir şekilde evliliği düşünmesi, tüm kızların evlenmesi gerektiğiyle ilgili aklından geçirdikleri (“Lily evlenmeli, Minta evlenmeli, herkes evlenmeli diye ısrar ederdi, çünkü bu dünyada istediğin kadar şöhrete ulaş, istediğin kadar zafer kazan, ki burada hüzünlenir, yüzü kararır ve koltuğuna geri dönerdi, şurası tartışmasızdı: Evlenmeyen bir kadın, evlenmeyen bir kadın hayatın tadını çıkarmamış demekti.); Charles Ransley’nin kadınlara olan nefreti (“Bu budala kadınların kendisiyle tenezzül eder gibi ilgilenmelerine izin vermeyecekti. Odasında kitap okurken aşağı inmişti ve şimdi her şey ona saçma, yüzeysel, boş geliyordu. Neden böyle süslenmişlerdi sanki? O günlük giysileriyle gelmişti. Gece kıyafeti yoktu. ‘Postayla gelen şeyler genelde kıvır zıvır’ -hep böyle şeyler söylerlerdi. Erkeklere de bu türden şeyler söyletirlerdi. Evet, gayet doğru, diye düşündü. Bütün yıl boyunca kıvır zıvır şeylerle uğraşıyorlardı hep. Bütün yaptıkları konuşmak, konuşmak, konuşmak, yemek, yemek, yemekti. Hepsi kadınların suçuydu. Kadınlar bütün o ‘cazibeleriyle’, budalalıklarıyla uygarlığı imkânsız kılıyorlardı.”, “Kadınlar yazmayı beceremez, kadınlar resim yapmayı beceremez.”); Mr. Ramsay’in kadınları küçük görmesi (“Erkeklerin geceleri rüzgârlı sahilde çalışıp didinerek ter dökmeleri, dalgalarla rüzgâra karşı kas ve beyin gücüyle mücadele vermeleri hoşuna giderdi; erkekler böyle didinirken, onlar dışarıdaki fırtınada boğulup giderken, kadınların evde kalmasından, içeride uyuyan çocukların yanında oturmasından hoşlanırdı.”, “Kadınlar hep böyledir işte, diye düşündü; zihinleri inanılmaz derecede bulanıktı; bunu hiç anlayamamıştı; ama öyleydi. Karısı -o da böyleydi. Hiçbir şeyi akıllarında tutamazlardı. Ama ona kızmakla hata etmişti; üstelik, kadınların bu dalgınlığı gayetle hoşuna giden bir şey değil miydi? Onların o olağanüstü cazibesinin bir parçasıydı bu da.”); tüm bunlara rağmen Lily Briscoe’nun dayatılan tüm rollere ve normlara karşı çıkması. (“Çünkü ne olursa olsun, diye düşünürken gözü tuzluğa gitti, şükürler olsun ki, kendisi evlenmek zorunda değildi: öyle bir aşağılanmayı kabul etmesi gerekmiyordu. Kişiliğinden ödün vermeyecekti.”)
Lily, en sevdiğim karakterdi. Tüm o düşünceleri, aklından geçenler, sanatçı ruhu, dünyaya bakışı… James’i ise kendimden parçalar bulduğum için çok sevdim.

3-Betimlemeler beni çok etkiledi. Sırf bu yüzden bile kitabı defalarca okuyabilirim. (“Hiç kimse bu kadar üzgün görünmemişti. Güneş ışığından derinlere kadar uzanan o ışında, yarı yolda, karanlığın içinde, belki de acı dolu, kapkara bir gözyaşı oluştu; döküldü; sular dalgalandı, gözyaşını içine aldı ve duruldu. Hiç kimse bu kadar üzgün görünmemişti.”, ayrıca “Zaman Geçer” bölümünde karanlığı [s.139-140] ve geceyi [s.141-142] betimlediği paragraflar muazzamdı.)

4-Karakterlerin içsel sorgulamaları, bu sorgular esnasında kendilerine yönelttikleri sorular… (“Nasıl oluyordu peki, bütün bunlar? İnsan başkalarını nasıl yargılıyor, onlar hakkında nasıl fikir yürütüyordu? İnsan şunu buna ekleyip ondan çıkartarak hissettiği şeyin hoşlanmak mı hoşlanmamak mı olduğu sonucuna nasıl varıyordu? Ve bu sözlerin arkasındaki anlam neydi ki sonuçta?”, “İnsanlar böyle birer kapalı kutuyken, diye sormuştu kendi kendine, nasıl oluyordu da onların hakkında şu ya da bu şeyi bilebiliyorduk?”, “İnsan kendine böyle koşullarda sorardı işte, ne için yaşıyorum, diye. Neden, diye sorardı, insan ırkının devamı için bunca zahmete giriyorum? Bu o kadar da arzulanacak bir şey mi? Tür olarak çok mu çekiciyiz?)

Sonuç olarak, sanıyorum ki kitabı sevdim. Bilinç akışının okumayı güçleştirdiği ve yoğun bir odaklanmayı gerektirdiği doğru, ama bir kez alıştınız mı kitap size o kadar ilginç ve değişik, bir o kadar da inanılmaz geliyor ki… 1000kitap sitesinde Deniz Feneri’ni okuyan bir arkadaşımız kitabın kendisine hiçbir şey katmadığını ve bomboş olduğunu yazmıştı. Yazdığı yorumda kurduğu cümlelerden ve noktalama işaretlerinin kullanımı sonucunda işlediği dilbilgisi cinayetlerinden yola çıkarak asıl boş olanın kendisi olduğu sonucuna varabiliriz. Sonuç kelimesini bir paragrafta dört kez kullanarak ben ne yapıyorum peki, bilmiyorum, yorumum bu kadardı. Virginia Woolf’u seviyorum.

Yorum Gönderin